Giyilebilir Teknoloji

Akıllı telefonlar, tabletler,dokunmatik televizyonlar gibi teknolojiler dört bir yanımızı sarmış durumda.Bununla birlikte bu aletler giderek küçülmekte ve pratikleşmekte(İphone’lar hariç).Kelime olarak bizim için yeni olsada daha önceden bilim kurgu filmlerinde sık sık gördüğümüz giyilebilir teknoloji, günümüzde artık hayal ürünü olmaktan çıktı.Son dönemlerin en çok dikkat çeken ürünleri arasında Google Glass ve Samsung Galaxy Gear geliyor.

unnamed-7

unnamed-6

GOOGLE GLASS

Google Glass şuan ki giyebilir ürünlerden biraz daha maharetli gibi. Kullanım kolaylığı ve kişiselliği ön planda olan bu gözlük bir anlamda insanın üçüncü gözü oluyor.Sesli komutlar ile video ve fotoğraf çekmesi veya adres arayabilmesi ile kişiyi bilim kurgu filmlerinin bir parçası gibi hissettiriyor.Sadece 15 Nisan 2014 tarihinde 1 günlüğüne satışa çıkan Google Glass hala tam olarak hazır değil.

“Okay Glass” diyorsunuz ve arkasına; ” fotoğraf çek, mesaj gönder, videoya kaydet, adres tarif et, arama yap” gibi işlevler gerçekleştirmesini istiyorsunuz Google Glass da yapıyor.

unnamed-4

Samsung Galaxy Gear

Samsung’un ilk akıllı saati Galaxy Gear.Dokunmatik bir ekrana sahip olan bu saat Samsung Note 3,S4 ve Note 2 modelleriyle kullanabiliyor.Üzerinde mikrofon ve hoparlör olduğu için telefon görüşmesi yapılabiliyor.Ayrıca arama yapma, aramayı reddetme, takvim, SMS gibi bilgileri ekranda görme gibi özellikleri de bulunuyor.Kamerasıda bulunan bu saat en fazla 15 saniyelik videolar çekebiliyor.

-Ozan GUNDINC (Konuk Yazar)unnamed-5

National Football League 2014

nfl_wallpaper_by_hzrdxero-d3k0mj6

Bildiğiniz üzere NFL’de, Türkiye futbol klüplerindeki gibi 3-4 büyük yoktur. Fenerbahçe ile atıyorum Karabükspor maçı olduğunda kimse demez ki “acaba kim kazanacak?”

NFL böyle değil işte. Her maç bir derbi havasında. Kimin kazanacağı hiçbir zaman belli olmuyor. Tabii ki de oyuncuların haftalar boyu performansını gözlemleyip de isabetli tercihler yapmak oldukça muhtemeldir, lakin Türkiye’de olduğu gibi milyonlarca doları basıp yurtdışından efsane oyuncular getirip bir takımın bütün ligi dağıtma olayı, şükürler olsun ki yerini Draft sisteminen bırakmıştır.

Geçen sezon 2 galibiyet 14 mağlubiyetlik rezalet skoru ortaya koyan Houston Texans, bu sene biraz daha toparlamış olarak karşımızda. En iyi üniversite oyuncularını takımlarına transfer etmiş olsalar bile takımda asıl işi yapan, tartışmasız J.J WATT.

F2D9jrnd_400x400

En kötüden başladım, şimdi geçen senenin en iyisinden bahsedeceğim: Seattle Seahawks.

Geçen sene Seattle Seahawks ve Denver Broncos 13 galibiyet 3 mağlubiyetlik skor yaparak ligde birinci sırayı almışlardı, hatta sonrasında ateşli bir SuperBowl maçı yapmışlardı ve Seahawks 43-8 skorla Denver Broncos’u evine yollamıştı. Bir önceki sezon unutulmaz performans sergileyen ve kalitesini oldukça yükselten takım, bu sene de geçen sene kadar olmasa başarılı gidiyor. Ancak derseniz ki SuperBowl’u kim oynar, Seahawks cevabını alabileceğinizi zannetmem.

SuperBowl’u kimle kim oynar?

Çok güzel bir soru. 13. haftaya geldik, artık takımlar yavaş yavaş bu sezonki kalitelerini ortaya koydular. Galibiyet ve mağlubiyet değerlerine baktığımız vakit bu sorunun cevabını tahmin etmek çok da zor olmuyor. Benim tahminlerim:

New  England Patriots-Green Bay Packers

James Jones, James Sanders

Green Bay Packers-Arizona Cardinals

5096f47dbb5b7.preview-620

Arizona Cardinals-New England Patriots

hi-res-84103984_crop_north

Belki Denver Broncos da araya kaynaşabilir tabii, kaynaşırsa çok da zorlu bir mücadele olur.

Denver Broncos her zaman olduğu gibi bu sene de efsane performans gösteriyorlar. Özellikle Peyton Manning, kariyerinde 509 Touchdown pası atan ilk QB oldu ve adını rekor  kitaplarına ve kesinlikle Hall Of Fame’e yazdırdı. Ancak buna rağmen Broncos’u tam oturmuş olarak görmüyorum. Tabii ki hangi takımla oynarsa oynasınlar çok zorlu bir rakip olacaklardır, ancak Packers veya Patriots’taki oyun kalitesini Broncos’ta göremiyorum.

130731160837-peyton-manning-story-body

Gelelim 2014 sezonunun en kötü, rezalet takımına: Oakland Raiders

Keşke bu sezon hiç sahaya çıkmasaydınız be kardeşim!

Oakland Raiders 13. haftanın sonunda 1 galibiyet ve 11 mağlubiyetle taraftarlarını üzüyor, rakiplerini sevince boğuyor. Cidden beyler, yerinize Permian Panthers lise takımını sahaya çıkarsanız en azından sezonu 8-8 kapardınız. Neyse, canınız sağ olsun.

90177047

Sonuç ne olursa olsun, Raiders NFL için marka olmuş bir takımdır. Hem böyle ateşli taraftar grubuna sahip bir takımı karşınıza almak istemezsiniz. Raiders bu yazıyı okumadığı için çok şanslıyım.

oakland-raiders-fan-bbe99ed66f4d904b

fans-of-the-oakland-raiders

Taraftar gibi taraftar maşallah.

Kapanışı favorimle yapacağım: GREEN BAY PACKERS!

Green_Bay_Packers_huddle_3

Brett Favre zamanında döktüren, coşan Packers, Brett ayrıldığında düşüşe geçmişti. Brett’in yerini dolduran Quarterback Aaron Rodgers, Packers taraftarı Cheeseheads tarafından hor görülmüştü. Hor görenler utansın ki Aaron Rodgers bir dahidir. Aaron Rodgers bu işin kitabını yazmıştır. Aaron Rodgers, futbolun kendisidir. Çok yaşa A-Rod.

R-E-L-A-X

0113_oag_Aaron-Rodgers

Bu sene Packers ofansında çok büyük işler başaran iki isim var: Runningback Eddie Lacy ve Wide Receiver Randall Cobb.

Bu iki muazzam sporcu bu sezon insanüstü bir performans sergiliyorlar.

Uçan adam Eddie Lacy!

PI-gallery-nfl-eddie-lacy-packers.vnocropresize.940.529.medium.93

Randall Cobb. Söyleyecek bir söz yok. Bu sezonu ona ve Aaron Rodgers’a borçluyuz.

68364341

Tek kişilik dev kadro! Tek başına bir ordu! Packers defansının kalbi, ve bicepleri: Linebacker Clay Matthews.

-Yiğitkan Balcı (Konuk Yazar)

Packers Bills

YILDIZLARARASI (INTERSTELLAR)

Sinemadan çıktıktan sonra üstünde düşünmeden yapamayacağınız bir film. Hatta eve gider gitmez belki filmde geçen fizik teoremleri hakkında araştırma yapmaya başlayacaksınız belki benim gibi sinemanın büyüsüne bir kez daha kapılıp kendinizi bu dünyanın içine atmak için gün saymaya başlayacaksınız. Ya da filmi hiç beğenmeyip oldukça sıradan ve türünün diğer örneklerinin vasat bir kopyası olduğunu düşüneceksiniz ama ne yaparsanız yapın onu aklınızdan çıkaramayacaksınız karşınızda “YILDIZLARARASI”

Uzun süredir sinemada fragmanını, duraklarda afişini görmekten hem bıktığımız hemde merak içinde beklediğimiz bir film. Hele filmin arka planını bilenleri sabırsızlıktan çatlatmış olmalı, çünkü elinizi nereye atsanız işinde usta biriyle karşılaşıyorsunuz. Yönetmen koltuğunda Başlangıç (Inception) ve Akıl Defteri (Memento) gibi filmlerle kendini kanıtlamış Christopher Nolan’ı görüyoruz. Senaryosu da ona ve kardeşi Jonathan Nolan’a ait. Müziğe gelince bu konuda hayli rüştünü ispatlamış Hans Zimmer çıkıyor karşımıza. Üstelik Zimmer bu projenin müziklerini senaryoyu okumadan yapmış. Zaten oyuncu kadrosu deseniz Akademi Ödülü olmayanı almamışlar galiba kadroya. Bütün bunlar birleşince işte karşınıza bu etkileyicilikte bir film çıkıyor.

Kadro, yönetmen o bu her şey güzel anladık peki bu film ne anlatıyor? Aslında bunu açıklaması zor en azından sadece 1 kere izleyip ve aynı zamanda spoiler vermemeye çalışırken, hazır konusu açılmışken şunu da eklemeden yapamayacağım bence bir filmin dolu dolu olduğunu ve tamamının bir bütünü oluşturduğunu film ile ilgili söyleyeceğimiz tek bir şey bile başka bir sürprizi kaçırıyorsa anlarız.

Film dünyanın gelecekte ki halini bize tanıtarak başlıyor. Yaşam standartları düşmüş, insanların çoğu tarım ile uğraşmaya başlamış ama tarımda giderek kötüye gidiyor her yıl yeni bir bakteri ekinleri kurutuyor. Aynı zamanda sürekli devam eden etkili toz fırtınaları var… Yani artık dünya yaşanılacak bir yer olmaktan çıkmış en fazla bir iki nesilin yaşayabileceği süre kadar daha dayanabilir. Bütün bu yaşam betimlemesinin içinde ana karakterimizle tanışıyoruz Cooper (Matthew McConaughey).Eski bir astronot ama şuan 2 çocuğu ile birlikte kasabada yaşıyor ve çiftçilik ile uğraşıyor. Fakat hayatından memnun değil çünkü bu dünya ona yetmiyor. Ayrıcı kızı ile arasında olan ilişkide filmin kilometre taşlarından biri. Asıl olaylar kızının odasında bulduğu minik yerçekimi sorununun onu NASA’ya götürmesiyle başlıyor (tabii o dönemde ki yaşam koşullarından dolayı NASA gizli çalışıyor). Onun seçilmiş olduğunu düşünüyorlar ve tecrübelerinden dolayı onun üzerinde çalıştıkları projede pilot olmasını istiyorlar. Zaten bu dünya ile yetinmeyen Cooper bu teklifi kabul ediyor fakat ne zaman döneceği ya da dönüp dönemeyeceği belli değil.Kızının verdiği sert tepkiye rağmen görevi kabul ediyor. Filmde bundan sonra olacak olaylar birbiri ile uyumlu şekilde iç içe geçirilmiş durumda.Zaten uzay yolculuğu başladıktan bir süre sonra solucan delikleri, görecelik, zaman kayması gibi terimler içinde kayboluyorsunuz. Yaklaşık bir buçuk saatin sonunda ara verildiğinde şöyle bir sakince oturup her şeyin en baştan itibaren yavaşça süzülmesine ve temel noktaların oturmasını sağlamakta fayda var çünkü ikinci yarıda işler iyice içinden çıkılmaz bir duruma dönüyor ve aksiyon sınırları zorluyor tabii bu aynı zamanda biraz sıkıcı olmasınada yol açıyor fakat ortalarda gelen bir kaç sürpriz daha sizi geri toparlıyor. Tam her şey bitti dediğinizde aslında her şeyin yeni başlıyor olduğunu anlıyorsunuz. Bu da akıcılığın sağlanmasına yardımcı oluyor.

 

Peki sona gelindiğinde elimize ne geçiyor tabii ki bir Nolan klasiği “SORULAR” üstelik oldukça bol miktarda. Film oldukça uzun önceden söylemekte fayda var, hazırlıklı olun. Kesinlikle IMAX’e gitmenizi öneriyorum ”F” sırasından bile soluksuz izlemenizi sağlıyor. Ayrıca müziğin döşenme şekli sayesinde titreşimler sizi 4 hatta 5inci boyut hissine sokuyor.Ve aralarda yapılmış olan minik ses oynamalarıyla kendinizi boşlukta hissetmeye hazır olun. Ama tabii ki her şey peri masalı gibi değil; hatalar ve problemli noktalar her zaman var. Nolan bazı noktalarda kendini tekrarlamaktan kaçamıyor örneğin her filmde kilometre taşı görevi gören somut bir madde olması gibi bkz:saat bkz:topaç (Başlangıç) bkz:not defteri (Akıl Defteri). Ama bütün bunları bir kenara bıraktığımızda oldukça tatmin edici ve etkileyici üstelik görsel bir şölende sunan bir film bizi bekliyor.

#bilimkurgu #uzay yolculuğu #zaman #yerçekimi 9,8 

Yönetmen: Christopher Nolan

Oyuncular: Matthew McConaughey, Anne Hathaway, Michael Caine, Jessica Chastain

-Pınar Binay (Konuk Yazar)

il7oauhimfnjbt0yrrts                               MV5BMjIxNTU4MzY4MF5BMl5BanBnXkFtZTgwMzM4ODI3MjE@._V1_SX640_SY720_

ANALOG GÜNLÜK #1

Yazdığım başlıkla sanki uzun yıllardır bu işin içinde olan, analog fotoğraf makinesi koleksiyonuna sahip, kendi karanlık odasında kendi filmlerinin banyosunu yapan birinin diyebileceği bir yargıyı kullanmış olsam da, birkaç yıllık deneyimiyle analog fotoğraf sanatına ilgisi olanlardan biriyim sadece ben de.

İlk fotoğraf makinem 2003 yılının sonunda alındığında neredeyse yedi yaşındaydım. Gördüğüm olayları ve nesneleri bir yere kaydedebilecek olmam beni o kadar şaşırtmıştı ki hemen hemen her şeyin fotoğrafını çekip 36 pozun tamamını birkaç saat içinde bitirmiştim. Malesef ilk hayal kırıklığımı da makinenin içini açtığımda filmi yaktığımı öğrenerek yaşamıştım.

Gözümün gördüğü mantıklı mantıksız her şeyi çekip daha sonra da filmi yakan birinden bugünlere gelebilmem beni gerçekten de düşündükçe gülümsetiyor.

Doğumgünümde arkadaşlarımdan hediye gelen yeni üretim analog kameraysa beni o günlerime sürükleyen temel faktör oldu. “Madem hediye gelmiş bari öğreneyim.” diye başladı, “Baba bana 1970 model Yashica’nı verir misin, söz iyi bakacağım.” diye devam etti ve en sonundaysa makine sayım altıya ulaşmış bir halde buldum kendimi. Analog makinelerin fiyatı uygun olunca hal böyle oluyor tabi. Ayrıca ikinci el imkanının çok geniş olmasının yanı sıra 20 liradan başlayan modellerini de rahatlıkla bulabilirsiniz. Fotoğraf çekmeyi seven ve denemek isteyen herkesin bütçesine göre bir makine var bu analog dünyada.

Bana kazandırdıklarıysa fotoğraf sanatının temellerini görmemden bile daha önemli hayat deneyimleri oldu. Dijital ve analog arasında o kadar fark var ki…  Analog fotoğraf makinesinde beklersin ki en doğru an gelsin, en iyisini yakala çünkü 36 poz hakkın var; eh bu da ister istemez insana belli bir sabır yeteneği kazandırıyor. İnsanın kalite anlayışı da haliyle değişiyor, gördüğü her şeyi birçok kez çekmek yerine tek seferde noktayı koymaya başlıyor. Analog makine kullandığımdan beri bununla birlikte fotoğraf çekme sayımda bir düşüş oldu ama buna zıt olarak fotoğraf kalitemde artış yaşandı diyebilirim.

Dijital makinelerin çıkışıyla analogla büyüyen nesiller dijitale yönelirken; dijital fotoğrafla büyüyen nesilinse analog fotoğrafa ilgisinin kaydığını ve bu yüzden de yeni neslin sahip çıktığını savunanlardanım ben. Fotoğraf çekerken tüm ayarları kendim yapmam, çektiklerimi bi süre görememem; makinemi, filmimi alıp iki haftada bir vapurla Eminönü’ndeki fotoğrafçıma filmlerin banyosunu yaptırmaya gitmem benim için ne kadar keyifliyse annem ve onun jenerasyonu için o kadar komik geliyor olabilir, kendi yönlerinden haksız da sayılmazlar..

Hiçbir zaman için kolayı seven olmadığımdandır belki de analog fotoğrafçılığa oluşan ilgim?

-Serra

black white fishy                                kolajs

Uyuşturucu mu? Yazacak başka konu mu kalmamış?

Hepimizin kitaplarda okuduğu, filmlerde gördüğü, yemek saatinde masada dönen o sıkıcı muhabbetlere neden olan, aile bireylerinin bir anda “Aman yavrum, uzak dur…” diye tembih etme ihtiyacı duyduğu bir şey hakkında konuşacağım bugün: Uyuşturucular ve reçeteli bile verilmesinden çekinilen haplar… Evet, kabul ediyorum. Seçilebilecek en sıradan, en sıkıcı, anne nutku kıvamında bir konu bu. Fakat işin içinde dönemimizin yıldızları ve 8.4 puanı hak etmiş olan gelmiş geçmiş en sağlam filmlerden biri olduğunda durumun değişebileceğini sizler de göreceksiniz.

Bu yazıyı okurken “Ay kimse beni böyle bir şey için tembih etme ihtiyacı duymadı, bir kerecikten bir şey olmaz!” diye içinizden geçiriyorsanız eğer, sizleri düşünmeye davet ediyorum. O kadar basit olsaydı sizce de Amanda Bynes tedavi görmüş olmasına rağmen sadece birkaç ay içerisinde 1.2 milyon doları uyuşturucu üzerinde harcamaya devam eder miydi? Ya da Lindsay Lohan’i ve onun trajik hikayesini/hikayelerini ele alalım. Alkol ve uyuşturucu kullanmış bir halde araba kullandığı için ilk olarak devlet tarafından rehabilitasyona gitmesi uygun görüldü. Tedavisinin bitiminin ertesi günü partilerde sabahlamaya başladığı söylenen genç oyuncu tekrar rehabilitasyon merkezine gönderildi. Devletin yapılması zorunlu kıldığı bazı görevleri yerine getirmedi ve hapse girdi. Bir şekilde hapis cezasından da kurtulmayı başarmış olsa da günün sonunda kendisini yine bir rehabilitasyon merkezinde buldu. Ayrıca TMZ ve E! gibi büyük magazin kaynaklarının, Lindsay Lohan’in 2007’de tedavi gördüğü rehabilitasyon merkezinde bolca uyuşturucu kullanması sonucunda bıçakla kendine zarar vermeye çalışırken çekilen resimlerini topluma açık hale getirmesiyle sosyal medyanın çalkalandığını söyleyebilirim. Ne acıklı değil mi?

amanda

Asıl bahsetmek istediğim, uyuşturucuyu konu alan ve bir başyapıt haline gelmiş Requiem For A Dream adlı filme geçiş yapmadan önce Birleşmiş Milletler (BM) Uyuşturucu ve Suç Ofisi’nin yaptığı açıklamaya göre uyuşturucunun her yıl 200 bin kişinin ölümüne neden olduğunu belirtmek istiyorum. Ölüme kapı açan bu tür maddelerin ticareti yapana sağladığı gelir ise Viyana – Birleşmiş Milletler (BM) Enformasyon Merkezi’nin verdiği bilgiye göre 320 milyar dolara ulaştığı tahmin ediliyor.

Çok gülünç değil mi sizce de? İnsanoğludur beyine ve mantığa sahip olan, iyiyi kötüyü birbirinden ayırt edebilen. Buna rağmen kendi ellerimizle canımızı teslim ediyoruz. Bunu yapmaktaki amacımız eğlenmek mi, sorumluluklarımızdan ve hissettiklerimizden kaçmak mı, yoksa kapitalizm ve faşizmin bizlere sunduğu sıkıntıları kendimizce yok etmeye çalışmak mı? Bunun suçlusunu devlet olarak görebilir miyiz? Tavuk mu yumurtadan çıkar yoksa yumurta mı tavuktan? Var mıdır bu sorulara cevap? Bilmiyorum…

Her neyse. Biz konumuzu ele alan Requiem For A Dream adlı filmimize geçiş yapalım artık. “Rüya İçin Ağıt” olarak dilimize çevrilmiş olan bu filmin asıl kaynağı 1978 yılında Hubert Selby, Jr.’ın yazdığı romandır.  Fakat 2000 yılında Darren Aronofsky’nin yönetmenliğiyle ve başrolleri Ellen Burstyn, Jennifer Connelly, Marlon Wayans ve Jared Leto’nun paylaşmasıyla bu roman bir trajedi filmi haline gelmiştir. Kimisi için fazla depresif, kimisi içinse yol gösterici olan bu filmin Oscar dahil olmak üzere 48 adaylığı ve 32 ödülü vardır. Ayrıca IMDB’de 8.4 puana sahiptir ve “Top 250” listesinde 80. sırada yerini almaktadır.

Requiem For A Dream’de dört bağımlı insanın hikayesi anlatılmaktadır. Sara adında eşini kaybetmiş ve hayatta televizyon izleyebilmekten başka bir beklentisi olmayan yaşlı kadının Harry isimli bir oğlu vardır. Sürekli olarak annesinin televizyonunu uyuşturucu alabilmek için tefeciye satan ve annesinin her seferinde tefeciyi bulup televizyonu tekrar satın almasına neden olan bu gencin onun gibi bağımlı olan Tyrone ve Marion isimli iki arkadaşı vardır. Bir gün bu üç arkadaş geçimlerini sağlayabilmek için uyuşturucu satmaya başlarlar. Aynı sırada Sara’ya sürekli olarak izlediği bir televizyon programına katılma teklifi gelir. Teklifi alır almaz heyecandan kuduran Sara rahmetli eşinin çok sevdiği o kırmızı elbiseyi programda giymek istediğini fark eder. Fakat bunun için kilo vermesi gerekmektedir. Bu yüzden de çözümü diyet haplarında aramaya başlar. Sara hapları kullandıkça uyuyamaz hale gelir, sürekli halüsinasyonlar görür ve yemek yiyemez.

Ne büyük tesadüftür ki tam bu dönemde Harry uyuşturucudan kazandığı parayla annesine bir televizyon almaya karar verir ve hediye etme amacıyla annesinin evine gider. Konuşmaya başlar başlamaz Harry, Sara’nın dişlerinin takırdayışından ve sürekli parmaklarını masaya vurup bir yerlerini hareket ettirmesinden annesinde bir değişiklik olduğunu fark eder. Bunun üzerine annesini diyet haplarını bir daha kullanmaması konusunda uyarır. Fakat Sara için hapların onda yarattığı etkinin pek bir önemi yoktur çünkü o kırmızı elbisenin içine girmeyi kafasına çoktan koymuştur.

Şimdi ise sıra Tyrone’un  hapse girmesine gelmiştir. Bu durum yüzünden işler ters gitmeye başlar ve tüm kazandıkları parayı Tyrone’u hapisten çıkarmak için kullanmak zorunda kalırlar. Artık ne paraları vardır ne de uyuşturucuları. Marion durumu düzeltmek için para karşılığında başkalarıyla birlikte olmaya başlar. Aynı sırada Harry’nin kolu damar yoluyla uyusturucu aldigi ve igne sokmaktan dolayı enfeksiyon kapar ve enfeksiyonun yarattığı acıyı dindirmek isteyen Harry, Tyrone ile Florida’ya uyuşturucu alabilmek için giderken yol esnasında koluna daha fazla uyuşturucu enjekte eder. Fakat duruma daha fazla katlanamayarak bir hastaneye gitmek zorunda kalır ve doğal olarak da orada tutuklanır. Filmin sonlarına doğru kolunun iyileşmeyeceğini fark eden Harry kolunu kesmek zorunda kalır.

Harry’nin kolunun kesilmesi kadar trajik olan bir diğer durum ise Sara’nın artık hapların etkisinden çıkamaz hale gelmesidir. Yaşlı kadın halüsinasyonların sonucu olarak buzdolabının hareket edip ona saldırdığını sanıp evden kaçmaya başlar ve garip hareketlerinden dolayı bir hastaneye kaldırılır. Hastanedeyken bile doktorlara “Ben televizyona çıkacağım.” gibi şeyler söylemeye devam etmesi üzerine doktorlar onu bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yerleştirirler. Beni en çok etkileyen sahnelerden bir tanesi de Sara’nın hastane yatağındayken kendi kendine televizyona çıktığını zannederek konuşmaya ve kahkahalar atmaya başlamasıdır.

Bu filmin inanılmaz derecede etkileyici olmasının bana kalırsa iki nedeni vardır. Birincisi, özellikle belirtmek istiyorum, çaldıkları müzikler. İnsanda tarif edilemez bir anksiyete oluşturmaktadırlar ve her sahneyle ayrı bir uyum içindedirler. Filmin içine girerek ruhunu hissetmenizi sağlıyorlar. Bir diğer neden ise filmin aslında güzel başlamış olmasıdır. Hatta hakkında hiçbir şey duymadıysanız başlangıçta gençlere uyuşturucuyu özendirten klişe bir Amerikan filmi olduğunu düşünebilirsiniz. Fakat zamanla uyuşturucunun tüm zararlarını gözler önüne sunuyor bu film. Adeta kan akışınızı durduruyor. Kalbinizin sıkıştığını, midenizin bulandığını hissederseniz eğer izlerken, hiç şaşırmam. Açıkçası belli bir süre sonra bu işkenceye artık bir son vermeliyim diyerek filmi kapatmayı bile düşündüm. Fakat içine çeken kurgusu televizyonun kapatma düğmesine basmama asla izin vermedi.

Ben ne bir film eleştirmeniyim, ne de ünlü bir senarist. Bir filmi güzel ve eğitici bulmuş olmam o filmin büyük bir başarıya sahip olduğu anlamına gelmiyor. Fakat ben Requiem For A Dream’i özellikle bizim yaş dönemimizdekilerin izlemesi gerektiğinden yanayım. Benim gibi düşünür müsünüz bilmiyorum ama Hollywood sektörü uyuşturucu gibi konuları her seferinde çok güzel bir şeymiş, herkes onu kullanmalıymış gibi ele almakta. Bunun yanında dünyaca ünlü birçok sanatçı, oyuncu, vs. o türdeki filmleri desteklercesine uyuşturucu kullanıyor. İstesek de istemesek de bizler bu filmler ve kişilerden etkileniyoruz ve sonuç olarak “Ay bir kerecikten bir şey olmaz!” noktasına geliyoruz. Ama her şey bir kerecikten bir şey olmaz diyerek başlamıyor mu zaten? Bu yüzden ben bu filmin iyi bir yol gösterici olduğunu düşünüyorum ve sonuna kadar izlenmesi gerektiğini savunuyorum.

11178030_800            I'm gonna be on television

-Pelinsu

Neyse ben çok konuştum. Karar verme sırası sizde. Ne desek o zaman? İyi seyirler…?