YILDIZLARI SEVEN ADAM

Ondan başka kimse bulunduğu odanın ne kadar aydınlık ve gürültülü olduğunun

farkında değildi. Hepsi kendi hayatlarının ayrıntılarının derinliklerinde kaybolmuş,

etraflarına bir an olsun dikkat etmeden, konuşup gülüşüyorlardı. Adamsa gözlerini yerden

ayırmadan odanın dört bir yanında yanan ışıkları görmezden gelmeye çalışıyordu. Her

sandalye gıcırtısı, her kahkaha, her ağız şapırtısı kafasının içinde yankılanıyor, aklının

duvarlarına çarpa çarpa onu yok etmeye çalışıyordu. Buna daha fazla tahammül

edemeyeceğinden emin olunca yavaşça kalkıp odasına yöneldi. O kadar soluk ve

sessizdi ki, varlığının bile gözden kaçırıldığı o odada, yokluğunu kim fark edecekti.

Odasına girince derin bir nefes aldı. Yatağından ve siyah bir battaniyeden başka hiç

eşya olmayan odasında ilgi çekici tek şey; sadece yıldızları gösteren bir pencere ve onlar

uykuya daldığında adamı güneşin kör edici görkeminden koruyacak kapkara kalın perdelerdi.

Odasının dışında geçirdiği  bu son gün, orada ilgisini çeken, onu kurtarabilecek hiçbir

şey kalmadığını bir kez daha kanıtlamıştı. Simsiyah ses geçirmez kapısını usulca kilitledi.

Dönen anahtarın metalik sesiyle irkildi ve tınlayan ses tamamen susana kadar olduğu yerden

kıpırdayamadı. Sonunda yavaşça yatağına tırmanıp battaniyesine sarılarak penceresinden

görünen yıldızları selamladı. Yıldızlar da ona cevap verdi fakat küçük penceresinin onu

ayırdığı dünya o kadar yüksek sesliydi ki; adam onları duyamayıp hayal etmekle yetindi.

Önümüzdeki yüzyıl boyunca yapacağı gibi; son yıldız da ona hayali bir  veda edene kadar

onları izlemeye devam etti. Ardından güneşin ilk ışıklarıyla siyah kalın perdelerini kapatıp

zarif, mütevazı arkadaşlarından zorla ayrılmış olmanın verdiği dayanılmaz acıyla ağlayarak

uyuyakaldı.

Bir gün, zamanı, dış dünyayı düşünmeden yüz yıl boyunca tekrarladığı rutinin sonuna

geldiğini aklının ucundan bile geçirmeden ilk günkü heyecanla perdelerini açmak için elini

uzattığında ellerinin perdeyi kavrayamadığını fark etti. Şaşkınlıkla uzun yıllar sonra ilk kez

başını eğip kendi bedenine baktı. Kendisi zamanı umursamadığından, zamanın da onu

umursamadığını sanmış veya bu konuda yeteri kadar düşünmemeyi seçmişti. Oysa şimdiye

kadar kimseyi es geçmemiş zaman onunla da kendi yoluyla ilgilenmişti. Yıllardır başka bir

renk görmemiş cildi, içinde bulunduğu karanlığı taklit ederek simsiyah olmuş, yıldız

ışıklarından başka hiçbir şeyle beslenmemiş bedeni bir ışık huzmesi gibi şeffaf ve akıcı

hale gelmişti. Zaman, bu yalnız yaratığa sadece kendi anlayabileceği bir hediye vermiş, onu

yıldızlardan sonra en çok sevdiği şey olan karanlık ve sessizliğe çevirmişti.

Adam umutsuzlukla perdeyi açmaya çalıştı fakat başarılı olamadı. Kapalı perdenin

karşısında oturup yıllardır huzurla sürdürdüğü düzenini bozmak zorunda olmanın

dehşetiyle yüzleşmeye çalıştı. Gerçekten sevmiş olduğu tek şeyi; yıldızları görmeden

yaşayabilir miydi? Hayal etmesi bile acı veriyordu.

Siyah gözyaşları döktü, sessiz çığlıklar attı ama perde açılmadı. Sonunda, içinde

saklanıp korunmuş en güçlü çığlığıyla kendini, uzun yıllar önce kilitlemiş

olduğu büyük kapıya attı. Amacı kendi canını mı yakmaktı, yoksa gerçekten

geçmişinden birine sesini duyurmayı mı ummuştu bilinmez, kendisini birdenbire en

son yüz yıl önce geçtiği koridorda buldu.

Gözleri suskun evde geçmişin hayaletlerini aradı fakat hepsi orayı çok uzun zaman

önce terk etmişti. Yokluğu o odasına kapandıktan birkaç gün sonra fark edilmişti gerçi fakat

onu bulmak için özel bir istek duymadıklarından evde bir zamanlar var olduğunu

kanıtlayan birkaç fotoğrafı ve büyük siyah kapıyı görmezden gelmeye karar vermişlerdi.

Bunu takip eden yıllarda hepsi ölmüş veya başka bir yere taşınmıştı. Adam bu evdeki

süresinin dolmuş olduğunu anlayınca derin bir nefes alarak –ve duvarların içinden geçerek-

dışarıya ilk adımını attı.

İlk anda omuzlarındaki yüz yılın da etkisiyle sersemleyip yere yığıldı. Çevresine korku

ve tiksinti dolu bir bakış attı. Etrafındaki her şey benliğindeki karanlık ve sessizliğe o kadar

tersti ki, daha da yabancılaşmış, adeta başka bir dünyaya aitmiş gibi

hissediyordu.  Ama onun küçük penceresinden görebildiğinden çok daha fazla yıldız

olduğunu görünce gözleri parladı. Bir an için nerede olduğunu unutup büyük bir coşkuyla

içinden onlara seslendi. Ancak sessiz odasında kafasında yarattığı yankıları bile

duyamıyordu. Çılgınca bir mutsuzlukla ne yapacağını bilemeden etrafta dolanmaya,

saklanacak bir yer aramaya başladı. Yürürken gökyüzüne bakmaya çalıştığından sürekli onu

görmeyen insanlara çarpıp onların içinden geçmek zorunda kalıyor, birkaç saniyeliğine

gürültülü ve zalim düşüncelerini duyup ürperiyordu.

Sonunda titreyerek bir köşeye kıvrılıp başını göğe kaldırdı. Yıldızlar ona bir şey

söylemeye çalışır gibi bir yanıyor bir sönüyordu. Ama o, aralarındaki cam kalkmış olmasına

rağmen etrafındakilerin kirli düşüncelerinden onları duyamıyordu.

Uzun süren bir çaresizlikten sonra aklında bir fikir oluştu; eğer etrafındaki sesleri

susturabilir, vızıldayan ışıkları söndürebilirse yıldızların ona ne söylemeye çalıştığını

duyabilirdi. Fikri, bir zamanlar insan olan bir gölgenin kalbinin olması gereken yerde ne

varsa, işte orayı sıcacık yaptı. Kafasının bir köşesinde, belki birazcık insan kalmış, eskiden

yaşadığını unutmamış bir kısım yarı uykulu bu gizemli duygunun ismini fısıldadı: “Umut.”

Yavaşça bulunduğu yerden kalkıp insanların  arasına karıştı. Derin bir nefes alıp en

yakınındaki gölgeye yanaştı.

Gölgenin sahibi güzel denilebilecek, otuzlarının başında bir kadındı. Aynı anda hem

cırtlak bir sesle telefonla konuşuyor, hem de sakız çiğniyordu. Yüksek topuklu

ayakkabılarının sesi boş sokakta yankılanıyor, sessiz ve tedirgin gölgesi duvarda süzülüyordu.

Yüz yıldır dışarı çıkmamış olduğu için kadının neden zaten oldukça yüksek sesle

düşünürken aynı anda bu kadar yüksek sesle kendi kendine konuştuğunu anlayamasa da

üzerinde durmadı. Kendisini küçük siyah odasına kilitlemeden önce de “normal”

insanların yaptığı birçok şeye anlam veremezdi.

Kadının gölgesine uzanıp ucundan nazikçe tuttu.  Kadının sesi yavaşça azalırken,

gölgeyi kendine doğru çekip bir anda onu içine alıverdi. Yutmuş olduğu gölge parçalanıp

benliğine karışırken önceleri kadının durduğu yeri hiçlik aldı.

Küçük bir zafer.

Yıldızlara ulaşması için daha yemesi gereken çok ruh, söndürmesi gereken çok ışık vardı.

Göz açıp kapayıncaya kadar kısa,  odasında geçirdiği yüz yıl kadar uzun bir süre

içinde, bütün dünyayı dolaşıp, yıldızlarının parlaklığını azaltan her yapay ışığı, seslerini

duymasını engelleyen her sesi içine alarak yok etti. Dünya üzerinde var olan her şey onun

kadar karanlık ve sessiz olana kadar durmadı.

        Büyük bir zafer.

        Belki insan olduğu zamanlardan kalma bir refleksle, belki yutmuş olduğu ruhların

birinden henüz sindiremediği bir alışkanlıkla gülümsedi. Yıldızlar her zamankinden daha

fazla, daha parlaktı. Yıldızlar ona seslendi ve adam bu sefer ilk kez onları duydu.

“Gel.”

İlayda TÜRBEDAR (Konuk Yazar)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s