KAPADOKYA GEZİSİ

Farsça’da “Güzel atlar” ülkesi demek olan olan Kapadokya, 4000 senelik bir geçmişe ve dünyanın en güzel coğrafi oluşumlarından birine sahip bir bölge. Kapadokya bölgesi, şu an merkez olarak Nevşehir, Aksaray, Niğde ve Kayseri’yi içine almakta. 3.jeolojik dönemde başta Erciyes olmak üzere volkanik dağlardan püskürmeleri sonucu bölgede oluşan yumuşak tüf tabakası ve üzerinde zamanla çatlamaya başlayan bazalt kayaçların dış etkenler sonucu aşınmaları ile Peribacaları denen yer şekilleri oluşmuştur. Bu coğrafya farklı medeniyetlerin (Hititler, Roma, Bizans, Araplar, Selçuklu, Osmanlı..) hükmü altıa girmiş, tarih boyunca önemli bir sığınak yeri olmuştur, özellikle de antik çağlarda Anadolu’da sınırlarda olan savaş ve yağmalamalardan ve de 3.ve 4.yüzyıl boyunca Roma İmparatorluğu’nun yasaklarından kaçıp düşüncelerini yaymak isteyen ilk hristiyanlar için.

Annemle Kapadokya’ya gitmeden, gittiğim her yer için yaptığım gibi, bolca araştırma yapmış, seyahat yazıları okumuş hatta gideceğimiz restoranları ve çekeceğim fotoğrafları dahi belirlemiştim kendi kafamda. Doğrusu gitmeden biraz kafam karışmıştı, peribacalarının bir sürü yerde bulunduğunu ve bu yerlerin apayrı mesafelerde bulunan vadiler olduğunu öğrenmiştim. Otelimizdeki görevliler bana iyice açıkladıktan sonra anladım ki kapadokya kış ayında ve araba olmadan gelmek için en doğru adres değilmiş çünkü Kapadokya’da görülecek yerler hep açık havada ve de aralarında çok uzun mesafeler var. Dolayısıyla bolca yürümek ve de yürüyemezsen ulaşım için araba veya taksi tutman lazım, taksi ise turistik bölge olduğundan oldukça pahalı. Annem araba kullanmak istemediği için toplu taşımayı öğrenmek istedi fakat anladığımız kadarıyla hiç görmediğimiz otobüs ve saatleri pek de belirli olmayan minibüsler dışında kapadokyada tek seçeneğiniz oldukça yardımsever hatta size turlar da yaptıran taksiler. Normalde taksilerin tur yapması yasak, fakat örneğin 110 tl karşılığında size 1 günlük bir rota çıkarabiliyorlar ve siz de ulaşım derdi olmadan rahatça gezebiliyorsunuz, fakat bizim tercihimiz açıkçası oradaki acentelerin turları oldu. Turlardan bahsetmeden otelimizden bahsedeyim: Avrupa’nın en iyi küçük oteli seçilmiş ve Türkiye’nin tek Relais&Chateaux oteli olan The Museum Hotel’de kalma şansına sahip olduk. Her isteyene vermiyorlarmış bu ünvanı, dünyada 500’den fazla üyesi olan Relais&Chateaux’ya dahil olmak için çok katı koşullar var, bunun yanında diğer otellerden tamamen kendini ayıran özelliklere de sahip olmak şartmış. Daha çok malikaneler, konaklar, şatolar veya çok özel yapı ve lokasyonlarda konumlanan bu oteller mutfakları, hizmet anlayışları, ve de karakterleri ile öne çıkmak zorundalarmış. Hala tamamen anlamış olmasam da bu Relais&Chateaux konseptini, şunu söylemek zorundayım ki Museum Hotel hayatımda kaldığım en iyi oteldi. İnanılmaz bir personel ve hizmet kaliteleri var, concierge ve resepsiyon bölümü harika çalışıyor ve çok da bilgili, kültürlüler. Genellikle az Türk’ün geldiği, daha çok avrupalı ve Amerikalıların tercih ettiği bu otelde müşteri profiliyle doğru olarak servis de oldukça yüksek. Geldiğiniz zaman odanızda sizi ekolojik bahçelerinden organik meyve tabakları, yöresel kuruyemişler ve de kendi bağlarından gelen 1 şişe şarap karşılıyor. Odalar zaten harika, her birinin adı ve konsepti bambaşka. Biz Tafana adlı odada kaldık, eskiden burası bir aile tarafından ev olarak kullanılıyormuş ve bu odada konağın mutfağı imiş. Museum Hotel gerçekten de bir müze, her yerde antikalar ve müzelere kayıtlı değerli eserler. Koleksiyoner Ömer Tosun, otelin sahibi, bu parçaları teker teker toplamakta ve de aynı zamanda çevrede kiliselerin, okulların restorasyonu ve sosyal yardım projelerine de destek vermekte. Her gün harika kahvaltılar çıkıyor otelde, her şey organik ve yöresel. Önünüzde gözleme açılıyor, reçelde kullanılacak ayva bahçeden toplanıyor. Otelden çok bahsettim, biraz da Kapadokya’da yaptıklarımızdan bahsedeyim:

Dört günlük gezimizde mümkün olduğunca fazla yeri gezdik fakat gezemediğimiz bir sürü yer de oldu çünkü dediğim gibi, Kapadokya zorlu bir coğrafya ama her şey de bu coğrafyada bulunmakta. 10 günde bitirilemeyecek vadilerinin çoğunun çamurlu ve karlı olması yüzünden vadilerde dolaşamadık, bu yüzden biz de daha çok lokal acentelerden günübirlik turlar bulmaya çalıştık. İlk geldiğimiz gün annem “Bir yeri gezeceksen ilk merkezinden başlayacaksın.” dediği için merkez Ürgüp’e gittik, yol üstünde de kartpostallardan tanıdığımız “Üç güzeller” i gördük.

Ürgüp restoranların ve alışveriş yerlerinin daha çok bulunduğu yer, fakat biz gittiğimizde adeta hayalet kasaba gibiydi. Sokakta çok az insan vardı ve dükkanlar kapalıydı, oranın en ünlü restoranı “Muti” dahil. Büyük bir heyecanla yemek yemeye gitmek için kendimizi hazırladığımız Muti’de yöresel Anadolu yemekleri füzyon mutfağında harmanlanıyorlar ve de Downtown – Mikla – Nuteras – Maçka Brasseri – Sedef port, Spoil gibi restoranlarda çalışmış Muhittin Ülkü tarafından hazırlanıyorlar, fakat Muti’nin kendisinden öğrendiğimiz kadarıyla 5 Şubat’a kadar kapalıymış restoran. Listedeki 2.restoran ancak Ürgüp üzerinden gidilebilen eski Rum köyü Mustafapaşa, yani Sinassos. Bu coğrafyada Ermeni-Rum-Türk 1900’lere kadar birlikte yaşarmış hep, fakat özellikle mübadeleden sonra gayrimüslimler evlerini terk etmek zorunda kalarak buralardan gitmişler. Geriye bence Kapadokya’nın en güzel mimari örneklerini bırakmışlar fakat şu anki hallerini görseniz o kadar iç acıtıcı ki… Onların senelerdir koruduklarını biz bozmuşuz, parçalamışız adeta. Şu anda evler harabe içinde, düzgün haldekiler ise bi kaç sene önce çıkan yasalarla satışa sunulup otel haline getiriliyor. Ne kadar da güzel özetliyor aslında Türkiye’min durumunu, elimizdeki nimetleri bilmemekte, mahvetmekte, çıkar için bitirmekte hiç bir sakınca görmemişiz burada da. Neyse, biz çamurlu yollardan dakikalarca yürüyerek en sonunda Martha Stewart’ın ziyarete geldiği ve Asmalı Konak dizisinin çekildiği Old Greek House’a varıyoruz. Çok lezzetli mezeler yedikten sonra yola koyuluyor, azcık köyde dolaşalım diyoruz ki bir bakıyoruz her yer kapalı, hiç bir şey yok yapacak. Biz de bari bir kiliseye girelim diyoruz ama kapı kapalı, bir anda bir kız çıkıyor ortaya, heyecanla “Afedersiniz, bu mevsimde kimse gelmez buralara mesai saati de bitti ya bende kahveye gittiydim ama sizi gördüm geldim hemen, nerelisiniz?” diye soruyor. Biraz muhabbet edince turizm okuduğunu öğreniyoruz sonrasında bizi evine davet ediyor, acelemiz olduğu için teklifi geri çevirmek zorunda kalıyoruz ama şaşırmadan edemiyoruz, nasıl bir misafirperverlik bu. Ertesi gün New Göreme Tour acentesinden bir tur ayarlıyoruz, turumuza Kapadokya’yı istila etmiş Japon turistler daha gelmeden Derinkuyu yeraltı şehrine giderek başlıyoruz. Kapadokya’da bir kaç  tane yer altı şehri var, dünyanın en büyüğü yeni keşfedilmiş, kazılar sürüyor. Ben Assassin’s Creed Revelations oyunundakine benzer, evler bulunan bir yeraltı şehri hayal etmiştim fakat bu daha çok tüneller şehri olmuş. İçeride hiçbir kalıntı yok maalesef, tam tarihi bilinmiyor fakat 4500 sene öncesine kadar gidiyor. 18 kat var, tünellerle bağlılar birbirlerine. Dapdaracık odacıklardan ibaret aslında bu şehir, içerisinde kriz zamanlarında maksimum 5000 kişi ikamet edebiliyor. İnsanlar özellikle savaş zamanlarında, Hristiyanlarda romalı askerlerden kaçmak için kullanmışlar burayı. Askerler geçemesin diye her yer dapdaracık, haliyle daral bastı annemi. Turda 5 kişiyiz, 2 japon 1 alman ve biz. Annem beklerken ben tünellerden aşağı iniyorum, ama artık klostrofobik bir ortam oluşuyor ve dünyanın ilk misyoner okulu ile yer altı kilisesini (Haç şeklinde bir odadan ibaret) gördükten sonra yukarıya atıyorum kendimi. Buradan Avanos’a geçiyoruz, Kızılırmak’ın kıyısında bir yerleşim yeri. Çömlekçilik burada 3000 senedir yapılıyor, hatta ilk burada yapılıyor Hititler sayesinde. Bizde 200 senedir çömlekçi olan bir ailenin atölyesine gidiyoruz, çömlekçiliği öğretiyorlar bize. Hayatımda gördüğüm en ilginç tabakları ve çömlekleri gördükten sonra ben de bir deniyorum çömlekçiliği, garip bir saksı yapmayı başarıyorum ve buradan yemeğe gidiyoruz. Yemeği bir Kervansaray’da alıyoruz, burada Selçuklu döneminden kalma medrese ve kervansaraylar var, içerilerinde sema gösterileri düzenleniyor. Günümüzü Peribacalarının en iyi örneklerinin buluduğu Paşabağı’na gidip arazide yürüyüş yapıp bolca fotoğraf çektikten ve Aziz Simeon’un kendini inzivaya çektiği kaya odayı gördükten sonra Göreme ve Güvercinlik Vadisi’ne (Kayalara güvercinler için odacıklar oyulmuş) panoramik uğrayışlarla bitiriyoruz. Akşam, nerede yesek diye düşünüyoruz: Uçhisar bu bölgenin en iyi otellerinin olduğu yer, fakat en az gelişmişi de aynı zamanda. Mağaza ve restoranlar otel bünyeleri dışında hiç yok neredeyse, bu yüzden konuklar İstanbul’da Papermoon ayarında restoranlara gitmeye mahkum bırakılıyorlar. Durum sadece burada değil aslında, bu kadar zengin mutfağı olması gereken bu yerde restoran kültürü çok az gelişmiş maalesef, iyi yemekler ve küçük mekanlar turisterle hiçbir şekilde buluşamıyor .Bizde başka seçeneğimiz olmadığı için otelin, Türkiye’nin tek Relais&Chateaux üyesi, restoranı Lil’a’ya gitmeye karar veriyoruz. 3 masa dolu, ortam ve servis tek kelime ile şahane! Yemekler öğrendiğim kadarıyla ödüllü bir aşçı elinde hazırlanıyor. Menünün daha çeşitli olmasını beklerdim, az çeşit var ve klasik tatlar. Ben Çökertme, annem ise Testi Kebabı alıyor. Testi Kebabı ve peyniri buraya özgü, çömlek içinde yapılıyor ve çömlek kırılarak yeniyor. Ardından da çikolatalı kek söylüyorum, hazırlaması 20 dakika sürüyor. Kebaplar da süper, kabul ama garsonun dediklerinden yola çıkarak ben akışkan bir şey beklerken kupkuru bir kek geliyor. Belki de tarif öyle, bilmediğim için bir yorum yapma hakkına sahip değilim fakat tatlıyı çok beğenmedim açıkçası. Servis ve ortam şahane, yemekler de çok başarılı ama o fiyata ve Türkiye’nin tek Relais&Chateaux restoranı olarak biraz daha iyisi yapılabilir sanki. Ertesi sabah kriz durumu, bu 3.kriz. İlki ilk akşamdı, detay vermek istemiyorum fakat kısaca açıklamak gerekirse anneme bir kaç saçma pozumu çektiriyordum, annem tutturdu çekeceğim oğlumu diye, bende al benimkinden çek ama şarjı %2 o yüzden tek snapchat kamerası çalışıyor dedim. O da saçma sapan fotoğraflarımı story’e koymuş, ben de bunu şarjım bittikten ve arkadaşlarım bunu söylemek için annemin telefonundan bana ulaşabilince öğreniyorum maalesef. 2.krizi de yemek yeri seçerken yaşamıştık, bu 3.sü de THY’nin istanbul uçuşumuzu iptal etmesiyle yaşandı. Annem haliyle delirdi, ertesi akşamki uçusumuzu ertesi sabaha aldırdı,1 günümüz yandı maalesef. Bari kalan günümüzü güzel geçirelim dedik, Göreme açıkhava müzesine gittik. Burası Kapadokya’nın incisi, en ünlü yeri. Kapadokya’da 400 den fazla kilise var, 20’ye yakın tanesi de burada kayaların içine oyulmuş. İnsanlar kayalar kolayca oyulabildiği ve de yalıtıma elverişli olduğu için binlerce yıl kaya içinde yaşamışlar. Göreme’de ilk Hristiyanlar gizlice ibadet etmiş, 3 büyük aziz Gregory,Gregor ve Basil Ortodoks inancın önemli temellerini burada oluşturmuş, ejderha galibi st.George burada doğmuş, fresk ve resimlerin kiliselerde yasaklandığı İkonoklastik dönemde karşıtlar, burada ikonalı kiliselerini oluşturmuşlardır. Kiliseler ve fresklerden pek bir şey kalmamış, bir kaç kilise ve yapı dışında da çok ilginç bir şeyler yok. Özellikle Çarıklı, Yılanlı, Santa Barbara, Tokalı ve kesinlikle (ekstra 10 tl) olmasına rağmen Karanlık Kilise’yi görmelisiniz. Göreme’de müzekart geçiyor, bu arada bilmeyenlere söyleyeyim, İşbankası kartları okutulduğu tarihten itibaren 1 ay boyunca Müzekart özelliği taşıyor, sizi bedavaya sokuyorlar ama kimllik göstermek zorunlu! (Annem unuttuğu için 20 tl bilet parası ödedi)

Göreme merkezde Orient Restorand-’da kayseri mantısı ve ev baklavası yedik, ilk defa bir baklava benim boğazımı yakmadı! Dekorunun ve servisinin çok başarılı olması, sahibinin ilgisinden kaynaklanıyor olsa gerek.Ardından ben hayalimi gerçekleştiriyor, ata biniyorum vadiler arasında! Kadost adlı kuruluş ATV safarileri, kano binişi ve at turu gibi fırsatlar sunuyor size. Ben 1 saatlik at turu’nu seçiyorum ve inanılmaz bir deneyim yaşıyorum. Sonrasında da Uçhisar kalesine günbatımında fotoğraf çekmek için uçuyoruz adeta, kale tüm kapadokya’yı görüyor. Müthiş bir panorama çekiyoruz günbatımına karşı! Bir günde 100 tl taksiye vermiş bulunmakta olduğumuz için Kale’den otele yürümeye karar veriyoruz, fakat 4.kriz, yolda kayboluyoruz gece vakti. Akşama yemek yerine büyük bir peynir tabağı söylüyor, ve 1 şişe şarabımızı açıyoruz. Şarap demişken Kapadokya şarap için oldukça elverişli, butik şarapçılardan Turasan-Kocabap gibi büyük markalara kadar şarapçı bulabilirsiniz. Ertesi gün odamıza ve güzel otelimize veda ediyoruz, inanılmaz manzarasını bir daha hafızamıza kazıyoruz. Yolda bolca Beyzade’den bolca kuruyemiş (Susamlı tatlı yerfıstığı, sütte kavrulmuş ayçekirdeği, Koftu, kayısı çekirdeği vs…) alıyoruz ve havalimanına giderken üstüne Nuri Bilge Ceylan’ın içinde benim ailemden bir sürü sahne bulduğum, Kapadokya’da geçen filmi “Kış Uykusunu” nu izleyerek bu geziyi sonlandırıyoruz.

Fotoğrafları aşağıya karışık bir şekilde koyuyorum, fotoğrafsız bir yer ne kadar anlaşılabilir ki..

10      20150128_155528

20150128_155626       20150129_10562520150129_120632

20150129_131310               20150131_090221      bfbe44b6d106d836becfc1742631c6ed              IMG-20150130-WA0033 IMG-20150130-WA0040                IMG-20150130-WA0049          IMG-20150201-WA0018          IMG-20150201-WA0024       IMG-20150201-WA0026         IMG-20150201-WA0027             1422622456904            1422621207738            1422621203254              1422557219318            1422535941815                            1422534749683           1422534332823        1422516325696    1422452732263           20150131_09500120150131_09003020150131_09000020150131_08594020150131_08563220150130_170411_HDR20150129_14001720150129_12255720150129_120909

-Sinan Onukar  (Konuk Yazar)

Leave a Reply