Best modern art galleries in Istanbul, part1

Garaj

Tucked away in the backstreets of Beyoğlu, Garaj is a contemporary performance art space – all exposed concrete and cold lighting. When I found out this place, I thought that it was very different and believe me, i was right. It has a ballsy manifesto, and holds events like performing arts festivals. There was one about dictators and corruption, called “political games”. But these revolutionaries like to have a good time as well. In a neighbourhood mostly occupied by bars and clubs, Garaj lets its hair down with events such as B-Boy competitions and concerts from visiting indie bands. You should check it out.

Address: Kaymakam Reşat Bey Sokak 11 Phone: +90 212 244 4499, garajistanbul.org -prices vary according to the show
IMG_1297

Istanbul Modern

This huge former warehouse on the shores of the Bosphorus is the most prominent of Istanbul’s contemporary galleries. A permanent exhibition takes visitors through a history of modern Turkish art and there are increasingly important international shows. But you sometimes have to wonder if the main attraction for many is really the restaurant, and its incredible view of our old city across the water. I think it might be…

Address: Meclis-i Mebusan Caddesi. Liman İşletmeleri, Sahasi Antrepo 4, Karaköy Phone: +90 212 334 7300, istanbulmodern.org, 14₺ ($5,3). Open Tue-Sun 10am-6pm, Thur closes 8pm
IMG_1298

IMG_1299

Pera Museum

The main collection consist of Orientalist paintings, old weights and Ottoman tiles, but modern art fans should keep an eye on the Pera’s travelling exhibitions by the likes of Picasso, Botero and Chagal. There was the famous exhibition of Andy Warhol last year, for example. You experience the shows from top to bottom, working your way downwards over several floors of bright, white, well-polished museum space. It is pretty close to a place of style, romance and class and comfort. Yes I am talking about the Victorian hotel building; the famous Pera Palace Hotel. Address: Meşrutiyet Caddesi 65, 34443 Tepebaşi, Beyoğlu  Phone: +90 212 334 9900, peramuzesi.org.tr, entrance adult 20₺ ($7,5). Tuesday-Saturday 10am-7pm, Sunday noon-6pm, closed on Mondays

IMG_1301

IMG_1300 -Aleyna

Sevgi Dolu Bir Film: Love, Rosie

Haydi kızlar, ekran başına! “Love, Rosie” adlı romantik film çok kısa bir süre içerisinde ülkemizde beyaz perdeyle buluşacak! Bu filmi izlemesi için özellikle sevgi delisi, tutku meraklısı, gerçek aşk sevdalısı kızlarımıza sesleniyorum çünkü erkeklerin sadece filmin başlığına bakarak bile “Abi ne işimiz var bizim aşkla meşkle? Hasta etmeyin adamı, koyun bir American Sniper da izleyelim.” diyişlerini duyabiliyorum. Amaan şaka yapıyorum tabii ki, bakmayın siz benim böyle dediğime… Eğer romantik filmlerin vazgeçilmez bir mutluluk kaynağı olduğunu düşünüyorsanız, siz de bizdensiniz demektir! E haydi o zaman, ne bekliyorsunuz? Siz de bize katılın!

large

Filmde gerçekleşen olayları anlatarak sizleri “spoiler” yağmuruna tutmak istemiyorum. Bu yüzden de daha çok filmin konusu üzerinden düşüncelerimi aktarmaya çalışacağım. Yani bir bakımdan da, kendi penceremden bakarak sizleri filme hazırlayacağımı söyleyebiliriz. Fakat önce şunu belirtmek istiyorum; filme tek kelimeyle bayıldım. Zaten bir filmi öğrenmek değil de eğlenmek amacıyla izliyorsam (hoş, bence her filmden bir şeyler öğrenebiliriz) genelde ya bilim kurgu ya da romantik komedi izlerim. Bu iki tür listemin her zaman başındalardır. “Love, Rosie” de benim için romantik komedi sınıfında en üstlere yerleşmeyi başarmış bir film. O yüzden bu yazıyı, filmi çok sevmiş bir genç kızın gözünden okuduğunuzu unutmamanızı öneriyorum.

“Love, Rosie” aslında Cecelia Ahern’in yazdığı kırk yıl kadar öncesini mektuplarla, e-postalarla ve küçük notlarla anlatan bir kitaptır ve sonradan film haline getirilmiştir. Zaten filmin ismi de buradan gelmektedir. Filmden kısaca bahsedecek olursak, Rosie ve Alex adlı iki ana karakter bulunmaktadır ve beş yaşından beri arkadaşlardır. Hepimizin küçüklüğünden beri konuştuğu, yakın olduğu birisi vardır elbet. Fakat onların ilişkisini, bizim “bebeklik arkadaşı” adıyla nitelendirdiğimiz ilişkilerimizden ayıran bir özellik vardır. O da seneler geçse de her zaman “en yakın arkadaş” olarak kalmaları, hatta “arkadaştan da öte” olup birbirlerine bunu bir türlü itiraf edememeleridir. İkisi de başka evlilikler yaparlar ve ikisi için de sonuç hep aynı olur; acı ve hüsran. Daha fazlasını anlatırsam filmi izleyecek olanlar için hikayenin büyüsünü bozmaktan korkuyorum. Bu yüzden filmi anlatmayı burada bitiriyorum.

tumblr_nk1labRy1O1s12bwoo1_500      large

Biraz da film hakkında genel bilgi vereyim. Love, Rosie (2014) IMDB üzerinde 7,2 puanına sahiptir. Yönetmeni Christian Ditter’dır ve senaryo Cecelia Ahern ile Juliette Towhidi tarafından oluşturulmuştur. Başrolde Lilly Collins (Rosie Dunne) ve Sam Claflin (Alex Stewart) bulunmaktadır. IMDB’de “6 Mart 2015’de vizyona girecek.” yazmaktadır fakat Türkiye’ye daha gelmemiştir ve hala “Pek Yakında” kategorisinde yer almaktadır. Eğer siz de benim gibi biran önce izlemek istiyorsanız internetten sipariş edebilirsiniz ya da Apple ürünleriniz varsa iTunes üzerinden satın alabilirsiniz. İstediğinizi yapmakta özgürsünüz!

large

Her ne kadar romantik komedi etiketini almış olsa da izlediğiniz süre boyunca “Ay, acaba ne olacak?”, “Şimdi ağlayacağım işte!” gibi tepkiler vermenize neden olduğu için bence daha çok dram yönü ağır basıyor ve sonlara doğru gözyaşlarınızı tutamaz hale geliyorsunuz. Fakat o gözyaşları üzüntüden değil de daha çok sevinçten dökülüyorlar. Kısacası, eğer sizi ağlatacak ve aynı zamanda da güldürecek bir film arıyorsanız doğru adrestesiniz demektir! Neyse, lafı daha fazla uzatmayayım. Umarım filmi izlemeyi ihmal etmezsiniz ve siz de en az benim kadar seversiniz!

Bir dahaki yazımda görüşmek üzere! 🙂

-Pelinsu Arslan (Konuk Yazar)

ÇEKMECELER, Açmaktan Korkma!

Çekmeceler vizyondan çıkmış olabilir ama adından bahsettirmeye hız kesmeden devam ediyor. Şimdiden ödülleri toplamaya başladı. Vizyonda izleme şansı bulduysanız ne güzel kaçırdıysanız hala tek bir sinemada oynuyor. Peki neden izlemelisiniz?
Çekmeceler, Zenne’nin yönetmenleri Mehmet Binay ve Caner Alper’in ikinci filmi. Senaryosu yine Caner Alper’in elinden çıkma ince ince döşenişinden başıyla sonunun uyum içinde bir birine bağlanışından bunu anlamak zor değil. Tam 3 yıllarını verdiler bu filmi hazır hale getirmek için ve emeklerinin hepsine deymiş. Ama Çekmeceler benim için vizyonda izlediğim ve beğendiğim bir filmden çok daha öte… Benimde içinde bulunduğum, sinema dünyasına ilk adımımı attığım film. Sanat ekibiyle birlikte asistan olarak çalıştım ve başka hiç bir şey beni alarmımın ilk çalışıyla sabah 5te ayağa dikemezdi.

Peki siz bu filmi neden izlemelisiniz? Bence her şeyden önce artık bazı şeylere dur demenin vakti geldiği için, artık tabularımızdan kurtulmanın, bunca zaman konuşulmamış olanı konuşmanın zamanı geldiği için izlemeliyiz. Her hafta vizyona onlarca film giriyor fakat gerçekten kaçı bizi etkiliyor, bizi durup düşünmeye itiyor. En son sinemada ne zaman koltuğunuza çivilenmiş gibi öylece şaşkınlık içinde kaldınız. Hemde hikayenin gerçekten esinlenilmiş olduğunu ve filmde ne varsa gerçeğin azaltılmış hali olduğunu söylesem, işte izlerken bunuda unutmayın.

IMG_1106-0

IMG_1108

Bazılarınıza konu içeriksiz geldi her şeyi sekse bağladığını düşündünüz bazılarınız gerçeği yüzümüze ağır bir tokat gibi çarptığı için sevdiniz ben ise herkese ne ifade ederse etsin bir şey ifade ettiği için ve bir şekilde hepimizi içine çektiği için sevdim. Konuya gelirsek itiraf etmek istemesek bile hepimizin bildiği ve içinde bir yerlerde acı duyduğu bir konu. En basitinden sokakta yürürken giydiğimiz şeyden dolayı ya da sadece bir kadın olduğumuz için işittiğimiz o laf hepimizi rahatsız etmiyor mu? Çekmeceler bize bunu çok daha derin ve acı bir boyutta sunuyor. Ve sadece toplum tarafından gelen tacizin dışında aile içinden gelen tacizide gösteriyor. Hemde Entelektüel diyeceğimiz yani eğitimli bilgili gelişmiş bir ailede bu olayın yaşanması etkisini çok daha arttırıyor.

Çekmeceler genç kız cinselliğine dikkat çeken konusu, tüm potansiyellerini ortaya çıkarmalarını sağladığı oyuncu kadrosu ve görsel şöleniyle bize fark yaratan bir film sunuyor.

IMG_1107-0

IMG_1110-0

IMG_1105-0

-Pınar Binay (Konuk Yazar)

exhibitions’15 bölüm:1

   Eminim hepimizin zaaf noktaları vardır. Kimisi konu müziğine gelince hassaslaşır, sahiplenir. Sevdiği albümün plak versiyonu çıksın, ilk o almak ister. Benim için de söz konusu olan yemek ve müzeyse, sahiplenirim bırakmam. Yemek ve gurme lezzetler başka yazıya kalsın bu yazıda size son zamanlarda gitme fırsatı bulduğum sergilerden bahsetmek istiyorum. Bir önceki yazımda Masumiyet Müzesi’nden bahsetme fırsatım olmuştu. İlk olarak eklemeliyim ki, kesinlikle ilk fırsatta kitabı okuyup bitirdikten sonra müzeyi tekrar gezeceğim. Müze listemde birinciliği bu madde alıyor. Şimdi gelelim bu sergilere…

Şubat ayının ortalarında İstanbul Modern’deki Şahin Kaygun sergisine gitme fırsatı buldum sonrasında da Şubat ayı sonlarına denk gelen ziyaretimde Mehmet Güleryüz sergisi. Şahin Kaygun, önemli bir Türk fotoğrafçı. Çektiği polaroidların üstüne katmanlar ekleyerek çoğu çalışmasını oluşturmuş. Diğerleri ise video veya normal fotoğraf olarak bulunabiliyor. “‘ ‘Ben fotoğraf çekmiyorum, fotoğraf yapıyorum’ diyen sanatçı için, ortaya çıkan her kare onun tasarladığı  bir sahnedir. Önce zihninde kurguladığı kompozisyonu tasarlar, sonra fotoğrafı çeker; karanlık odada devam eden süreçte, rastlantılara yer yoktur. Kaygun, kazıyarak, renklendirerek, çizerek fotoğraftaki istemediği detayları siler, kendi istediklerini ekler.” Benim bu sergide özellikle hoşuma giden polaroidlar adeta polaroid gibi değil de gerçek hayatın pastel renkli yansımaları gibi. Duvarlara asılmış minik çerçevelerin bende uyandırdığı soyut hissi sevdim. Mehmet Güleryüz’e gelecek olursak,  “Ressam ve Resim: Mehmet Güleryüz Retrospektifi” adlı sergisinde özellikle fırça darbelerinin ve renklerin temel alındığı resimler ve belki de sosyo-kültürel anlam taşıyan heykeller bulunuyordu. Yanlış hatırlamıyorsam gravür ve texture çalışmaları da sergileniyordu. Şahin Kaygun sergisi bitmiş olsa da Mehmet Güleryüz sergisi Haziran sonuna kadar İstanbul Modern’de ziyaretçilere açık.

Mehmet Güleryüz
Mehmet Güleryüz
kolaj1_716x244_1488_5412491
şahinkaygun

Bir sonraki sergi yine İstanbul Modern’de bulunan “Magnum – Kontakt Baskılar” sergisi. “Magnum – Kontakt Baskılar sergisi, dünyanın en prestijli fotoğraf ajanslarından Magnum Photos’un geçtiğimiz yüzyıldan bu yana görsel kültürde iz bırakan fotoğraflarının yaratım süreçlerini kontakt baskılar üzerinden keşfe çıkıyor. Sergi, Magnum’un dünyaca tanınan üyelerinin birinci ağızdan hikayelerini de aktararak, fotoğrafçıların karar alma süreçlerini açık bir şekilde görme ve kavrama imkanı sağlıyor.” Sergide özellikle hoşuma giden Robert Capa imzalı Normandiya çıkarması, Philip Jones Griffiths’in Vietnam Savaşı ve Thomas Hoepker yapıtı 9/11 eserleri oldu. Fotoğraflar önemli bir anı yakalamakla kalmamış ama aynı zamanda bunu baskı kalitesi ve renklerin yoğunluyla başka bir boyuta aktarmış. Analog fotoğrafların baskıya yansıması eminim bütün ziyaretçilerin hoşuna gidecektir. Sergi Ağustos’a kadar açık.

İkinci durağımız Borusan Contemporary. Contemporary sanatı çok seven biri olarak şubat ayındaki ziyaretimde “Ortak Zemin: Su” ve “Uvertür” sergilerini çok zayıf buldum. Benim için iki sergideki eserler de gösterişsiz ve dikkat çekmeyen biçimde tasarlanmışlardı. Kullanmayı sevmediğim bir kelime olsa da bu sefer “sıkıcı” damgasını bastırmak zorundayım. Manzarası müthiş olan bu müze artık beni iki seferdir sergileriyle hüsrana uğratıyor.  Öte yana koleksiyondaki eserler her zaman güzel. Ama bir müzeye daha önceden görmüş olduğum “permanent” eserleri görmek için kaç kere gidebilirim ki? Koleksiyondan favorilerim Ivn Navarro imzalı EXODO ve Jennifer Steinkamp yapımı “Mars’a Uçuş” videosu.

Exodo - Ivn Navarro
Exodo – Ivn Navarro

Son nokta olarak Pera Müzesi’nde Alberto Giacometti. Alberto Giacometti’yi daha önceden duymamıştım sonrasında araştırma yaptıktan sonra öğrendim ünlü bir heykeltıraş olduğunu. Sergide Paris göndermeli bir çok eser bulunmakta ve Paris aşığı olarak serginin bu özelliğine bayıldım. “Gençlik dönemi yapıtlarına ayrılan ilk bölümde, Alberto Giacometti’nin 1922-1935 arasında, Post-Kübist sanatçılar ve Gerçeküstücü akımla ilişkisi, Paris’te yaptığı önemli bir heykel grubu, Paris’teki ilk yıllarını ve dönemin sanat sahnesinde oynadığı belirleyici rolü açığa vuruyor.
İkinci bölüm, büyük yapıtlarla birlikte çoğunluğu 1950-1960 yılları arasında gerçekleştirilmiş, sanatçının dünya algısını geliştirdiği ve gerçeği olduğu gibi değil de gördüğü gibi yansıttığı olgunluk dönemi yapıtlarını ele alıyor.” İki parçalı bu sergide Giacometti’nin heykellerinden, gerçeküstülük hatta neredeyse empresyonizm imzası taşıyan tablolarını bulabilirsiniz. Ben hem heykellerini hem de tablolarını çok beğendim aynı zamanda sergide oldukça geniş bir seçkide eserler bulunuyor. Bu da daha kapsamlı yapıyor ve sanatçıyı daha çok tanımamızı sağlıyor. Giacometti, evrensel temaları yapıtlarını inceleyenlerin içine başarıyla işleyebilmiş bir sanatçı. Sergi Nisan sonuna kadar açık.

a_4727
Alberto Giacometti

 Şimdilik sergiler hakkında bu kadar ama daha gitmek istediğim tonlarca sergi ve müze olduğu için bu konudaki son yazım olmayacağı kesin!

-Defne Anlaş (Konuk Yazar)

Son durak; Singapur

Uzun sayılabilecek bir arDCIM100GOPROadan sonra hepinize merhaba! Uzak Doğu turumuzun son ayağı olan Singapur’u da sizlere anlattıktan da sonra bir gezi daha tamamen geride kalmış olacak diye üzüldüğüm için bu işi içten içe hep ileri atmaya çalışmıştım ama sanırım zamanı geldi. Singapur’da 2 gün geçirdiğimiz için bunu günlük tarzında değil de daha bir gezi yazısı tarzında yazacağım.

Singapur benim için en merak ettiğim yerlerden birisiydi çünkü kulaktan dolma da olsa ilginç kurallara sahipti, bunlardan biraz da olsa bahsetmem lazım çünkü Singapur’un neden bu kadar güzel, gelişmiş ve düzenli bir yapıya sahip olduğunu en çok da bu kuIMG_8035rallar açıklıyor;

1-Sakız çiğnemek ve haliyle yere atmak yasak

2-Yere tükürmek yasak

3-Çöp atmak yasak

4-Belgesiz evcil hayvan yasak

5-Bisiklet sürmek yasak

Ve yasak dediysek öylesine de değil, cezası 500 Singapur doları. Bu kuralları denetleyen hem sivil polisler var hem de turizm polisleri, yani denetlemede de cezayı uygulamakta da oldukça başarılılar. Uyuşturucu bulundurmak yIMG_8021a da kullanmanın cezasıysa “idam”.

Bildiğiniz gibi biz turla gitmiştik o yüzden birçok yere zorunlu da olsa gittik, işte o zorunlu, sıkıcı hatta kaçtığımız şeyleri anlatmaktansa Singapur’da gerçekten de yapılması gerekenlerle başlayalım.

1-Çevreyi tanımak ve harika fotoğraflar çekmek için Raffles Landing Side ve Merlion Park bölgelerine yürüyerek bir göz atabilirsiniz bunun dışında Çin ve Hint mahalleleri de hediyelik eşya ve yörIMG_8202esel yemekler için birebir.

2-Orchard Road. Otelimiz bu bulvardaydı (Hard Rock Cafe’nin hemen yakınında) bu sayede akşamları Orchard’da uzunca vakit geçirdik, tüm ünlü markaların mağazalarının yanı sıra şık restoranlar ve havanın sıcaklığından kaynaklı yer altından birbirine bağlı alışveriş merkezleri  de var, Singapur’un en şIMG_8047ık ve popüler bölgesi. Aklınızda almak istediğiniz şeyler varsa kesinlikle mağazaların yerlerini araştırıp ona göre yola çıkın çünkü cadde çok uzun ve mağazalar fazlasıyla dikkat dağıtıcı. Aynı zamanda neredeyse her şeyin fiyatı çok uygun özellikle de teknolojik ürünlerin.

3-Sadece otel müşterilerini alıyorlar ama havuza girmeyi denemekte yine de yarar var ; Marina Bay Sands Hotel. Singapur’un ikonik “infinity pool”u ve heybetiyle tanınan oteli gerçekten de infinity pool kapsamında Dünya çapında eşsiz bir deneyim sunuyor.

4-Gelelim en güzeline; Sentosa Island ve iFly Singapore ! Sentosa’ya eğlence adası demek daha doğru olur, her türlü ilgi alanına göre birçok seçeneğiniz var;IMG_8048

-Universal Studios, roller coasterlar

-Casino

-Giriş biletine dahil olan sıkıcı yerler (klasik akvaryumlar, ışık şovu vb..)

-Eksta bilet alınarak kullanılan atraksiyonlar (biz bunlardan en çok ilgimizi çeken luge’u denedik)

-iFly (pre skydiving diye tabir etsem çok doğru olur)

Sentosa gerçekten de Singapur’a gitmişken kesinlikle gidilmesi görülmesi gereken bir yer. Roller coaster hayalimiz vardı ama zaman o kadar çabuk geçti ki Universal Studios’a zaman bile kalmadı, yani roller coasterlara da. Öneri olarak; yanınıza Singapur doları alın çünkü change office Sentosa’nın bir diğer ucunda ve eski Amerikan doları geçersiz, kesinlikle rahat ve ince kıyafetler seçin ama elbise giymeyin, yanınıza su alın. Bunlar bizim karşılaşmak üzereIMG_8122 olduğumuz sorunlardı, akılda bulundurmakta fayda var.

LUGE: Çok değişik bir alet, frenimsi şeyi ileri doğru itince hızlanıyor, geriye çekince yavaşlıyor, çok geniş bir parkuru var ve bu parkur aşağı doğru eğimli yani bu sayede hızlıca ilerliyorsunuz. Gerçekten çok keyifli, sizinle birlikte bu parkurda süren birçok kişi var yani çevrenizdeki insanların bağrışmaları ve gülüşmeleri tam bir motivasyon yaratıyor. Parkura çıkmak içinse en fazla 4 kişilik durmadan ilerleyen telefrik sistemi kullanılıyor. Luge’a binmeyecek olanlar bile sadece telefriğe binmek için geliyor, Singapur’u teleferikten izlemek gerçekten çok keyifli.

iFLY: Gelelim gelmiş geçmiş en güzel şeylerden birine, iFly! Tam olarak türkçede ne anlama geldiğini anlaDCIM100GOPROtamasam da Dünya’nın en büyüğü buradaki. Peki nedir iFly? Sentosa’nın ortasında kocaman ve bir o kadar da havalı bir binanın içinde skydive denemek mi istediniz işte tam yeri. Girişte bir sürü form doldurup 100 Singapur doları söküldükten sonra eğitiminize hazırsınız. 15-20 dakika özel bir odada skydive videoları izledikten sonra eğitmeniniz gelip sizi başka bir odaya geçiriyor bu odada uçuş sırasında yapılması gerekenleri, el işaretlerini öğretip size denettikten sonra uçuş kıyafetlerinizi ve eşyalarınızı almaya hazırsınız! Kaç feetten atladığınıza göre aşağıdan o seviyede hava veriliyor, bu sayede yukarıdan düşüyormuşçasına uçmayı öğrenmeye başlıyorsunuz, doğru söylemek gerekirse hiç kolay değil! Ya benim gibi sürekli yere düşeceksiniz, ya da Aleyna gibi sürekli 36IMG_81320 derece durmadan döneceksiniz; ama her türlü yine de çok eğlenceli! Bir de bunun üstüne videonuzu ve uçarkenki fotoğraflarınızı alabiliyorsunuz tabi bu da ekstra ücrete giriyor ama Türk zihniyetiyle biraz pazarlık ve muhabbet bunları size ücretsiz hale getirebilir…

5-Sırada bizim göremediğimiz şeyler var… Singapur’da çok değişik uygulamalar var ve malesef biz denk gelemedik ama sizin zamanınız olacaksa ya da illa görmek istiyorsanız diye yazmak istedim; sarılınca kola veren Coca Cola makinesi, malzemeleri seçtiğinizde pizza veren Pizza Hut makinesi, hazır Starbuck içecekleri satan Starbucks makinesi ve şuan aklıma gelmeyen bir o kadar ilginç şey!

Kısacası Singapur 2 günde de eğlenilecek, 2 haftada da eğlenilecek bir yer. Doğası çok güzel, (dünyadaki tüm orkide örneklerinin bulunduğu bir botanik bile var) tarihi yeni olsa da öğrenilmeye değer, teknolojisi ve mimarisi çok gelişmiş, yüksek binaların yanı sıra hala doğal ve tüm kurallarıyle birlikte tertemiz ve güvenli bir yer; görmeye fazlasıyla değer!       IMG_8051

SERRA

EKOTURİZM YALANI

Biraz sonra anlatacağım konu hakkında pek fazla internet üzerinde bilgi bulamadığımı belirtmeliyim. Bu yüzden ayrıntılı bir yazı olmayacak. Uzun zamandır düşündüğüm ancak yazmaya başlayamadığım bir konu bu. Konumuz: Ekoturizm. Belki de dediklerime katılmayacaksınız, belki de düşününce hak vericeksiniz. Hadi bakalım.
Ekoturizmin yapılan tanımlarıyla başlayalım. 
Ekoturizm çevreyi koruyan ve yerel halkın refahını gözeten, doğal alanlara karşı duyarlı bir seyahattir. Uluslararası Ekoturizm Topluluğu TIES (The International Ecotourism Society) ekoturizmi şöyle tarif etmektedir: “Ekoturizm genellikle küçük gruplar halinde yapılır. Konaklama ve yeme içme türü hizmetler çoğunlukla yerel düzeydeki küçük ve orta ölçekli firmalar tarafından verilir.”
Uluslararası Doğa Koruma Birliği’nin tanımına göre ekoturizm, doğayı ve kültürel kaynakları anlayarak korumayı destekleyen, düşük ziyaretçi etkisi olan ve yerel halka sosyo-ekonomik fayda sağlayan, bozulmamış doğal alanlara çevresel açıdan sorumlu seyahat ve ziyarettir.
Ekoturizm kavramında, yeşil turizm, alternatif turizm, doğa turizm, yabanıl turizm, macera turizmi, kültürel turizm gibi terimler kullanılmaktadır.
Günümüze kadar geçen süreç içinde, giderek “ekoturizm” kavramı ve tanımı öğrenildi ve 2002 yılının Mayıs ayında, Kanada’nın Quebec kentinde, 133 ülkeden gelen 1100 delegenin katılımıyla yapılan “Dünya Ekoturizm Zirvesi”nde, tüm ortak bir tanım saptandı. Buna göre ekoturizm, “yeryüzünün doğal kaynaklarının sürdürülebilirliğini güvence altına alan, bunun yanısıra yerel halkların ekonomik kalkınmasına destek olurken, sosyal ve kültürel bütünlüklerini koruyup gözeten bir yaklaşım ya da tavır” olarak benimsendi.
Bu kavramı benimseyen ülkelerin, doğal sonuç olarak benimsemeleri gereken prensipler ve uygulayacakları yöntemler ise şöyle:
Ekoturizm politikaları geliştirmek ve planlama yapmak
Ekoturizm için kurallar geliştirmek
Ekoturizm alanında ürün geliştirmek, pazarlama ve tanıtım yapmak
Ekoturizmin getiri ve götürülerini ( maddi ve manevi ) izleyip saptamak
Ve karakteristik olarak da bunları belirtebilirim:ekoturizm01
• Doğa temelli olması (ziyaretçiler doğal alanlardaki doğal ve geleneksel kültür unsurlarını gözlemliyor ve anlamaya çalışıyorlar)
• Bio çeşitliliğin korunmasına katkıda bulunması
• Yerel toplumların refahını desteklemesi
• Olumsuz çevresel ve sosyo kültürel etkilerin minumuma indirgenmesi için
aktivitelerini hem turistler hem de yerel halkın sorumluluğunda düzenlemesi
• Yenilenemez kaynakların minimum kullanımını gerektirmesi
• Yerel mülkiyetin ve yerel topluma dönük istihdam imkanlarının üretilmesini
öngörmesi
Ekoturizmin Profili
Ekoturizm turlarına katılan gruplar genellikle küçük guruplar oluyor. Gruplardaki kişi sayısı çoğu zaman 25 kişiyi aşmıyor. Ekoturizm merkezlerinde yer alan konaklama üniteleri de büyük çoğunlukla 100 yatak kapasitesini aşmayan üniteler oluyor. Bu alanda çalışan seyahat acentaları/tur operatörlerinin de ağırlıklı olarak küçük ve orta ölçekli işletmeler olduğu biliniyor.
Türkiyede Ekoturizm
Dünya’da da henüz yeni yeni geliştirilen ekoturizm bir konsept olarak Türkiye’de kolayca tahmin edilebilir ki henüz tanınmıyor. Bununla beraber şans eseri de olsa bu çevrime uyan ya da yaklaşan sistemler Türkiye’nin de çeşitli yörelerinde en azından belli karakteristik özellikleri üzerinde kurulmuş bulunuyor.
Örneğin ünlü Efes Harabeleri’nin yakınlarında bulunan Şirince Köyü, içinde ve çevresinde yapılan turizm faaliyetleri ile ekoturizme yakın bir çevrime sahip gibi görünüyor.
Çalıştayın açılış konuşmalarında, uzun süre doğa koruma ve milli parklar kurumunda üst düzey yöneticilik yapmış bir bürokrat, turizmcilerin bile açıkça söyleyemeyeceği bir dille amaçlarının ; “kuş sesini para sesine çevirmek” olduğunu söylemiştir. Ne demek istediğini tam anlayamadım ben, her halde o da anlayamadı.  Galbia bu sektörün varlığı bir şeyleri satmanıza ve onları alacak birilerine gereksinim duyar diyordu.
EKOTURİZM NEDEN BİR YALAN?
Ekoturizme inanmamam için bir çok neden var. Şimdi sizinle ilk ikisini söylüyorum.
Öncelikle ekoturizm bozulmamış, kirletilmemiş yerlere insanları götürüyor. Her ne kadar hiç bir şey bozulmayacak, tamamen temiz olucak dense de bu imkansız ve el değmemiş kalan nadir yerlere insanları taşıyan bir araç sadece bu.
Ekoturizmi kim tercih ediyor? İki insan tipi. Bir, zaten çevreci olan insanlar. Yani normal bir tatile gitse bile, bulunduğu ortamı kirletmeyecek, doğallığı korumamaya çalışacak insanlar. Bu kişilerin normal turizm yapması bizim için daha iyi olur halbuki, en azından diğer insanlara örnek olurlar -mesela turda- ve yerel ekonomi, kültür için iyi olurlar. İki, ekoturizmi bir üstünlük olarak göstermeye çalışıcak, çevreye değer verdiğinden değil hep farklı bir şeyler yapıp diğer insanlardan üstünlüğünü göstermeye çalışacak insanlar tarafından kullanılacak ekoturizm. Bunun iyi bile olmadığını söylememe bile gerek yok herhalde.
Ekoturizmle gidilen yerlerin azlığı ve yetersizliği zaten açık. Çok az insana hitap ettiğini de belirttim.
Beni çevreci olmayan biri olarak düşünmeyin. Greenpeace üyesiyimdir ve ben hem normal hem de

DCIM100GOPRO
Phuket’te çektiğim bir resim, Phuket yazısı için: https://localibera.com/2015/02/25/762/

egzotik tatilleri, yer görmeyi seven biriyimdir. Tayland’dan tutun Güney Afrika’ya kadar gittim, doğal hayatı gördüm ancak ekoturizm, fazla para kazanmak için uydurulmuş bir şey. Yapılması gereken bir şey varsa, o da insanların tatile bilinçli gitmesi ve insanların hepsinin doğaya ve insanlara karşı nasıl saygılı oluncağının bir toplum bilinci olarak aşılanmasıdır.

Ekoturizm o kadar gereksizdir ki, sadece ekoturizm yapmayı seçmiş bir elin parmak sayısı kadar insanı kapsar, halbuki toplum bilinci oluşturulursa, bütün insanlar, tatil yapan herkes bilgi sahibi olabilir.
Umarım dediklerim mantıklı gelmiştir!
-Aleyna

İçinden geleni yapmıyorsun, biliyorum…

Ben, daha on yedi yaşında olan bir öğrenciyim ve şu sıralar en çok düşündüğüm şeylerden bir tanesi hayatta içimden geleni mi, yoksa zorunlulukların getirdiği ödevleri mi yapıyor oluşum. İstemediğim ama yapmak zorunda olduğum şeyleri “ödev” başlığı altında topladım çünkü insanoğlunun içindedir her zaman ödeve duyulan o iştahsızlık ve can sıkıntısı. Bu “isteksizlik” bana kalırsa küçük yaşta öğretmenin verdiği ödevden başlar, bir süre sonra aileye olan ödev, devlete olan ödev, hatta hayatınızdaki partnerinize olan ödev haline gelir.

Söylediklerime katılıyor musunuz bilmiyorum ama, bence bu ödevler “ciddi” ve “ciddi olmayan” şeklinde iki başlık altında toplanıyorlar hayatımızda. Örneğin; kaliteli bir hayata sahip olabilmek için iyi bir bölümü, başarılı bir universitede kazanmak adına sınava yönelik ders çalışmak ciddi bir ödev iken, bir annenin sekiz yaşındaki çocuğunu sabahları keman dersine götürebilmesi için erken uyanması ciddi olmayan bir ödevdir.

Beni, bu başlıklar altında kaçınılması mümkün olmayan “ciddi” ödevleri yapmaktansa, günlük hayatımızı etkileyen küçük şeyleri içimizden gelmesine rağmen bir ödevimiz olduğu için yapamamamız üzüyor. Üniversite sınavına gireceği için doğumgününü arkadaşlarıyla kutlayamayan Ayşe’ye yazık değil mi? Ya da bir hafta sonra şirketi adına üzerinde çalıştığı bir sunumu olduğu için çocuklarını bu haftasonu göremeyen, eşinden boşanmış Mehmet’e? Hatta ailesinin zoruyla istemediği biriyle evlenen Zeynep’e de yazık bence. Sırf bir ödevi olduğu için içinden geleni yapamayan bana, ona, size, kısacası herkese yazık.

tumblr_my3o21a1Jb1ql79k6o1_1280

Kendimize acımamız ve kaybettiğimiz zamanlar için yazık dememiz bir şey fark ettirmiyor tabii ki. Zaten amacım da kimsenin kötü hissetmesine neden olmak değil. Fakat farkındalık önemli bir şey bence. Bundan sonra yapacağınız işlere başlamadan önce bir düşünün derim, içinizden onu yapmak geliyor mu bir bakın. Sanki hayat yaptıklarımızı seçebildiğimizde daha bir huzurlu, daha bir mutlu.

tumblr_nl9krgCHfE1r92is3o1_500
Bilmiyorum, belki de yanılıyorumdur. Bundan ötürü dediklerime katılmak zorunda da değilsiniz. Fakat geçen gün bir müzik kanalında adını oldukça duyurmuş olan Avicii adlı bir djin müzik videosunu izledim. Klibi Rory Kramer adında biri hazırladığı için video onun hayatını yaşarken kaydettiği anlardan oluşmakta. Kimdir bu Rory derseniz açıkcası başlangıçta ben de bilmiyordum çünkü ne bir oyuncu, ne bir model, ne de bir şarkıcı. Tek bildiğim şey kendisini “life liver” olarak tanımlayışı. Hayatı dolu dolu yaşıyor ve bunu yaparken maddi açıdan zengin olmak umursadığı en son şey. Sosyal medyada takip etmeye başladığımda anladım hayatı ne kadar anlamlı yaşadığını. Geziyor, görüyor, eğleniyor, tek yaptığı bu…

tumblr_nl48qsCjfu1sjw060o1_500

Bu videoyu gördüğümde sınav haftasına hazırlanıyordum ve sadece bir gün kalmıştı haftanın başlamasına. Şimdi hayal edin; masa başında çalışmaktan bunalmışım, gözlerim yorgunluktan seyirmeye başlamış ve biyolojiye sadece lanet okuyorum. Bir süre sonra, daha fazla ders çalışmaya devam ederek Bakırköy’ü zorlamamak için aşağıya inip televizyonu açtım. Şans eseri en son bir müzik kanalı açık kalmış, karşıma bu video çıktı. Tam ben “Dünya neden var? Biz neden varız? Bunun bir sonu yok mu?” triplerindeyken izlemeye başladım ve videonun sonlarına doğru kelimenin tam anlamıyla ağlamak istedim. On yedi yaşındayım, düştüğüm duruma bak dedim kendi kendime. İnsanlar hayatı yaşıyorlar ben burda acaba matematiğe hangi gün çalışmaya başlarsam yetiştiririmi düşünüyorum. Bulunduğum duruma gülsem ayrı gülmesem ayrı, böyle garip bir duygunun içine düştüm.

Bunları anlatmamın tek bir nedeni var, o da hepimizin sistem altında ezilip kalarak içimizden geleni yapamadığımızı düşünmem. Bu yazıyı okurken yapmak istediğinizi düşündüğünüz ama bir türlü fırsat bulamadığınız ne varsa yapın derim ben. Bir gün gelecek ve hepimiz bu dünyadan gideceğiz, en iyisi burada bize verilen zamanı olabildiğince güzel değerlendirmeye çalışmak. Size hayata meydan okuyun demiyorum asla, sadece içinizden geleni yapmanızı öneriyorum. Yaşınızın kaç olduğunun da önemi yok bence. Hem ne demiş atalarımız, zararın neresinden dönersen kardır… 🙂

Yazımda bahsettiğim video, izlemenizi öneririm! 🙂

-Pelinsu Arslan (Konuk Yazar)