Bio-Bus

İnsanoğlu her gün dünyayı biraz daha kirletirken aynı zamanda her gün onu korumak için çevre dostu fikirler üretiyor. Bu fikirlere bir yenisi de İngiltere’den eklendi. Benim bu zamana kadar duyduklarım içerisinde hem en komiği hemde en işe yarayabilir olanı olabilir. İşte BİO-BUS. Evet bu bir otobüs, hem de normal hayatta normal yolda seferler yapmaya başlamış bir toplu taşıma aracı peki onu diğerlerinden farklı kılan özelliği ne? Onu fark edilir yapan bu otobüsün insan ve yemek atıklarıyla çalışması.

bio-bus

Oldukça göze çarpan bir tasarıma sahip olan bu otobüs 40 kişilik oturma kapasitesine sahip, ve insan atığıyla çalışan ilk İngiliz Beetle. Yazıyı okumaya devam ettikçe hepimizin aklında aynı soru belirdi tahmin edebiliyorum. Peki kokmuyor mu hayır kokmuyor, çünkü gazlar ve atıklar direk alındıkları gibi kullanılmıyor. Önce yaklaşık 15 gün süren bir süreçten geçiyor sonrada benzin yerine kullanılabilir hale geliyor. Bu otobüs tam dolu depoyla 305 km civarı gidebiliyor. Ve bir insanın bir yıllık dışkısı ile ortalama 55 km gidebiliyor. Bana bu sayı az gibi geldi fakat sadece insan dışkılarından faydalanmadıklarını aynı zamanda nehirlerin yakınlarında oluşan gazlardan vb. faydalandıklarını düşünürsek oldukça iyi bir uzaklık.

Umarım insanlar yeni fikirler ürettiği kadar küresel ısınmayı durdurmak ve dünyayı korumak içinde faydalı ve uygulanabilir fikirler bulur.

Bio-BusInfographic

-Pınar Binay (Konuk Yazar)

03 Nisan, Cuma: Korkunç ve Yorucu Bir Gün

Herkese merhaba!

Bahara geçiş aylarının beni sert bir şekilde sarstığı bir başka günü daha yatağımda kıvrılmış iyileşmeyi bekleyerek selamlarken buldum kendimi. Artık “Direncin çok düşük!” ya da “Daha sıkı giyinmelisin…” gibi şeyler demek istiyorsanız tutmayın içinizde, siz de haklısınız. Fakat yatakta yorgunluktan baygın, gözüm seyirirken Mentalist’i izlemeyi emin olun ki ben de istemezdim! Ne yapalım artık, katlanacağız.

Normalde, son zamanlarda oldukça sık bir şekilde izlediğim Mentalist adlı dedektiflik dizisinden bahsetmek vardı aklımda sizlere. Fakat sonradan birkaç hafta önce başıma gelenleri paylaşmak istediğimi fark ettim. Umarım anlatacaklarım ilginizi çeker ve sizin de dışarıdayken daha dikkatli olmanız gerektiğini fark etmenize yardımcı olur.

03 Nisan, Cuma günüydü. Edebiyat öğretmenimle buluşup Aslı Tohumcu’nun önderliği altında yapılacak olan workshopa gidecektim. Hiç duydunuz mu bilmiyorum ama, Çekmeköy’den Kadıköy’e geçmek İstanbul trafiğinde tam bir işkence. Günün hangi saati olursa olsun, özellikle de dolmuş kullanacaksanız evden en az bir-bir buçuk saat önce çıkmanız gerekiyor. Bunu biliyor olmama rağmen “yavaş hazırlanan detaycı bir genç kız” olduğum için yine geç kalmıştım. Trafikte zaman kaybetmekten korkarak hızlıca evden çıktım, dolmuş durağına geçtim ve sırada beklemeye başladım.

Dolmuş gelene kadar her şey oldukça normal gözüküyordu. Arabaya bindim, yerime oturdum ve solumdaki dip boyası gelmiş oldukça yerli gözüken sarışın bayanı incelemeye başladım. Onunla ilgili bir şey beni tedirgin ediyordu fakat ne olduğundan emin değildim. Ucuz kokan parfumü, elindeki mini iPad ile büyük bir çelişki içerisindeydi. Ayrıca Asus telefon kullanıyordu. İçimden “Kim Asus telefon kullanır?” diye düşünmeye başladım. Acaba onun şirketinde mi çalışıyordu? Fakat pek öyle bir işi varmış gibi de gözükmüyordu.

Şoför ücretleri almaya başlayınca sağ tarafımda oturan bir başka bayandan fiyatı öğrenmeye çalıştı. Müzik dinlediğim için ne konuştuklarını duyamıyordum fakat sonradan sağımdaki bayanın onun yerine ödediğini fark ettim. Çok geçmedi, solumda oturan bayan, onun yerine ödeyen bayana bir sürü bozuk para verdi. Başlagıçta ikisinin arkadaş olduğunu düşündüm, dikkatimi çekmedi. Fakat sonradan aklımda niye birlikte oturmadıklarını sorgulayan fikirler belirmeye başladı ve fark ettim ki ikisi de birbirini tanımıyordu.

Bunların hepsinin dışında anlamadığım bir şey daha vardı. Madem parayı ödeyebiliyor, neden başka birisinin onun yerine ödemesini bekleyip sonradan o kişiye bozukluklarla borcunu ödüyor? Daha fazla tedirgin olmak istemediğimi fark ederek bu düşünceleri aklımdan çıkarmaya çalıştım.

Sanırım kırk beş ya da elli dakika sürdü, Kadıköy’e gelmiştik. Kulaklıklarımı çıkardım, çantama koydum ve şoförün beni ışıklarda indirmesini rica ettim. Solumdaki bayanın benim rica etmemle hareketlenişi dikkatimi çekti fakat ciddi bir şey olmadığını, sadece paranoyaklaştığımı düşünerek dolmuştan indim.

Ben diyeyim üç adım, siz deyin dört adım attım atmadım, ucuz ve baharatlı bir kokunun beni takip ettiğini fark ettim. Ben daha ne olduğunu anlayamadan solumda oturan o bayan önüme geçerek bana döndü. Hızlı bir şekilde elime bir sürü bozuk para yerleştirdi. Ağzım tam niye böyle bir şey yaptığını sormaya hazırlanırken kötü bir İngilizce ile işaret parmağını bana doğrultarak “Good, good!” demeye başladı. Paraları ona geri vermeme izin bile vermeden arkasını döndü ve hızlı bir şekilde vapurlara doğru koştu.

Ne olduğunu anlamamış bir şekilde etrafa bakınmaya başladım. Aklıma türlü türlü olasılıklar geliyordu. Para ilaçlı olabilirdi, başkasına beni hedef göstermek için verilmiş olabilirdi, kadın şizofren olabilirdi; her şey olabilirdi. Ne yapmam gerektiğini bilmez bir şekilde annemi aradım. Bana sürekli olarak parayı fırlatmamı ve doğruca bir tuvalete gidip elimi güzelce sabunlamamı söylüyordu. Fakat toplum içinde para yere nasıl fırlatılırdı?

Elimde bozukluklar, bir kafeye doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, neredeyse odaklanmama engel oluyordu. Kafeye girer girmez tuvalete gidip paraları çöpe attım ve elimi tekrar tekrar yıkamaya koyuldum. İşimi bitirip çıktığımda başımın döndüğünü fark ettim. Heyecandan ve adrenalinden kaynaklandığını düşünerek bir portakal suyu aldım ve oturup sakinleşmeye çalıştım. Beni en çok korkutan şey paranın ilaçlı olma ihtimaliydi. Başım da dönüyordu zaten, tedirgin olmamam için hiçbir neden yoktu.

Biraz daha sakin olduğuma emin olduktan sonra edebiyat öğretmenimle buluşmak üzere metrobüs durağına gittim. Okula geçtiğimiz yol boyunca başım inanılmaz bir şekilde dönüyordu, kalbim çarpıyordu ve oldukça hasta hissediyordum. Bir süre sonra boğazımın da yanmaya başladığını anlayınca grip olma yönünde hızlı adımlarla ilerlediğimi fark ettim.

Okula gittiğimizde bir şeyler atıştırarak daha iyi olacağımı düşündüm fakat ateşim her geçen dakika kendini daha çok hissettiriyordu. Bu da üşümeme, hatta titrememe neden oluyordu. Durumu fark edince öğretmenim en sonunda bir ilaç almam gerektiğini düşünerek revire gitmemi önerdi. Okulda bulunan öğretmenlerin ve öğrencilerin de yardımıyla ilk önce revirin boş odasına, sonra da sekreterliğe revirin nerede olduğunu sormaya, tekrardan revirin dolabı kilitli değildir belki umuduyla revire, kilitli olduğunu anlayınca da sekreterliğe dönüş yaptık. Yol uzun ve yorucuydu, attığım her adımda kendimi daha da bitkin hissediyordum. Resmen ayakta işkence çekiyordum. Artık daha fazla dayanamayacağımı anlayarak sekterlikte bulunan ateş düşürücüyü aldım ve doğruca workshopun bulunduğu odaya geri döndüm.

Neler olduğunu anlatmak için babama yazınca gelip beni alacağını söyledi. İçimden geçen tam anlamıyla “Arkadaşlar, sizi oldukça eğlenceli olan bu etkinlikle baş başa bırakıyorum. Goodbye suckers!” oldu. Fakat beş dakika geçmeden babamdan başka bir mesaj daha aldım. Muayenehaneye hasta geldiği ve beni kendisi alacak olursa geç kalacağı yazıyordu. Bu yüzden taksiye binip karşıya geçmemi önermişti. Fakat ben taksiye binmeyi pek sevmem, sıkıntı buradaydı. Ülkemizde bir sürü olay oluyor, bu da beni her taksiye binişimde tedirgin ediyordu. Ne yazık ki yapacak bir şey yoktu. Kadere boyun eğdim ve okulun önünden geçen bir taksiye bindirildim.

Buraya kadar her şey normaldi. Fakat şansıma, taksici büyük yüzükleri, jöleli saçı, takım elbisesi ve elindeki tesbihi ile oldukça korkutucu duruyordu. Beni taksiye okulun öğretmeni bindirdiği ve plakayı aldığı için başta pek umursamadım. Fakat sonradan şoför bana hangi okula gittiğimi, niye karşıya geçtiğimi, hasta olup olmadığımı sormaya başladı. Onu zerre kadar ilgilendirmeyen bu şeyleri bana soruyor olması beni artık ürkütmeye başlamıştı. Önümüzden geçen siyahi turistlere laf ediyor, İstanbul iyice bozuldu derken yolda peçete satıp cam silen insanlara laf atıyordu. Hatta birisine “Pışşşttt nabeerr” diye bağırıp cevap alamayınca bana dönüp “Bak gördün mü, onları bir güzel benzetince sana cevap bile veremiyorlar…” gibi şeyler söylemeye başladı. Tam içimden “Tamam, artık yeter. İndir beni.” demek geçiyorken yolda birisi, bir kadına “Aşkıııııım!” diye bağırmaya başladı. Şöfor bana dönüp “Bak gördün mü, aşkım diyor…” tarzında şeyler de deyince daha fazla dayanamadım ve  vapurla gitmenin daha güvenli olabileceğini düşünerek Beşiktaş’a gelince beni indirmesini söyledim.

Vapurdan sonrası her zamanki gibiydi ve güvenli bir şekilde babamın muayenehanesine gidebilmeyi başarmıştım. Fakat hastalık beni iyice vurmuştu, nabzım yüz yirmide atıyordu ve oldukça bitkin hissediyordum. Anlayacağınız o gün benim için tam anlamıyla bir kabustu. Hani evden dışarıya adım atarsınız ve başınıza gelmedik şey kalmaz ya, işte cuma günü de benim için tam o tarzda bir kabul günüydü. Eve döndüğümde, başıma daha kötüsü gelmediği için otuz sekiz derece ateşte yatarken şükrettim. Hastaydım ama en azından güvendeydim. Nüfusu bu kadar fazla olan bir şehirde sürekli olarak algılarımızı açık tutarak savunma halinde bulunmamız gerektiğini düşündüm ve bundan sonra daha dikkatli olmaya çalışmam gerektiğini anladım. Biri bana bir şey veriyorsa, verdiği şeyi anında atmam gerektiğini de öğrenmiş oldum.
Her gün başka bir olay, başka bir hikaye duyuyoruz ve onlardan ders alıyoruz. Umarım benim başıma gelenler de sizde bir etki uyandırırlar ve günlük yaşantınızda daha dikkatli olmanız konusunda yön verici olurlar. Şimdilik benden bu kadar. Bir dahaki yazımda görüşmek üzere!

-Pelinsu Arslan (Konuk Yazar)

Biraz Listeler Üzerine Biraz da Kahve

Geçtiğimiz günlerde şans eseri ” The Bucket List ” filmini izledim. Türkçeye ” Şimdi Ya Da Asla ” olarak çevrilmiş bu film hastanede neredeyse birbirlerinin tam zıttı olan iki kişinin hayatlarının kesişmesini anlatıyor. Bu iki yeni arkadaş kendilerine ölmeden önce yapılacaklar listesi yapıyorlar ve listedeki her bir maddeyi tek tek silmek adına yolculuğa çıkıyorlar.

Ama asıl bahsetmek istediğim şey film değil. Her yılbaşı ya da yaza yaklaşırken veya yeni bir yaşa girerken yaptığımız ama hiç bir zaman gerçekleştirmeye ya fırsat ya da cesaret bulamadığımız listeler. Yazmak insanı en çok rahatlatan eylemlerden biridir. Mesela ben ertesi güne ya da haftasonuna yapmam gereken şeyleri madde madde yazıp bi listeye dönüştürürüm ve gözümün önünde bir yere koyarım ve o işleri bitirene kadar da kaldırmam. Ama beni en çok eğlendiren şey o listeleri yapmak değil yaptığım şeylerin üstünü çizmektir. O zaman bir başarı duygusu hissederim. Yine aynı şekilde canımı sıkan bir şey ya da bir şeyler olduğunda onları da listelerim. Hatta bir dakikalığına defteri açarım pat pat pat aklıma gelenleri yazarım sonra kaparım. O anda ne yazdıysam ve hangi sırada yazdıysam onlar beni en çok meşgul eden şeylerdir anlarım. Bu listeler aynı zamanda sonra geri dönüp çözdüğüm sorunlarımı görmeme yardımcı olur. Ve siz benim düştüğüm hataya düşmeyin hepsine tarih atmayı unutmayın:)

Ve yine yaz yaklaşırken yeni bir listemi sizinle paylaşmak istiyorum.

  • İlk defa gittiğim bir şehirde kaybolmak ( çünkü bir şehri tanımanın en iyi yolunun içinde kaybolmak olduğunu savunuyorum )

  • Sinema ile ilgili çalışmak ve kendimi o dünyanın içinde hissetmek

  • Geçen yılkinden daha unutulmaz bir doğum günü kutlamak

  • Yeni bir spora başlamak

  • Okumak istediğim kitaplardan en az 3 tanesini bitirmek

  • “Watchlist”imi makul bir sayıya indirmek

Şimdi sıra sizde önünüze iki kağıt parçası alın ve bir tanesine yapmak istediklerinizi diğerine de dertlerinizi yazın ama bütün bunlar 3 dakika içinde bitmiş olmalı yoksa üstünde düşünmeye vakit bulur ve doğalıktan saparsınız.

Ve yazıyı tekrar filme dönerek, filmde ilgimi en çok çekmiş olan Kopi Luwak kahvesiyle ilgili bir şeyler ekleyerek bitirmek istiyorum. Bu kahve Asian Palm Civet adı verilen bence biraz tilkiye birazda fareye benzeyen bu hayvanın kahve çekirdeklerini yemesi ve daha sonra sindirip dışkılamasından sonra toplanıp işlenmesiyle yapılıyor ve dünyanın en pahalı kahvesi olma özelliğini taşıyor. Hayvanın resmini ve fiyatlarına bir göz atabilmeniz için Amazon sayfasını koyuyorum . Unutmadan listeme eklemede bulunmalıyım:

  • Kopi Luwak kahvesini denemek

http://www.amazon.com/s/ref=sr_nr_n_0?fst=as%3Aoff&rh=n%3A16310101%2Ck%3Akopi+luwak&keywords=kopi+luwak&ie=UTF8&qid=1430067908&rnid=2941120011

Indonesians Farm Civet Cats To Produce World's Most Valuable Coffee

-Pınar Binay (Konuk Yazar)

How To Be Parisian * Wherever You Are

image5 How-To-Be-Parisian-Wherever-You-Are

how-to-be-parisian-wherever-you-are-1

How To Be Parisian * Wherever You Are

Hiç nasıl Parisli bir kadın zerafetini nasıl taşıyabilirim ya da o cesur havaya sahip olabilirim diye merak ettiniz mi? Eğer benim gibi Fransız kadınlarının birçok özelliğine hayransanız ve imreniyorsanız; How to be Parisian başucunuzun vazgeçilmezi olacak gibi görünüyor.

Fransız kadınlarıyla başlayalım. “Nedir onların olayı?” ya da “Ay amma abartılıyorlar.” düşüncesi sizi sardıysa biraz açıklığa kavuşturmakta fayda var. Beni en çok etkileyen şey belli bir kalıptan sapmamaları. Kötü anlamdaki kalıplaşma değil bu tabii ki; benim bahsettiğim kalıp daha çok stil konusunda aynı çizgiyi takip etmeleri aşk hayatında yeri geldiğinde duygusal yeri geldiğinde katı ve gururlu olmayı bilmeleri, doğallıktan yana olmaları,… Çok fazla yönleriyle karşı koyulmaz bir hayranlık duyuyorum, hayalimdeki kadın modelini en iyi çizen örnek Parisienne kadınlar olduğu için bu kitap belki de kitaplarımın baş tacı oldu.

Gerek tavır, gerek stil, gerek yaşlanma, görünüş, güzellik olsun. Aklınıza gelebilecek her konu ve Parisienne yaklaşımı derinlemesine anlatıyor ve kesinlikle bağımlılık yapıyor.

En sevdiğim parçalara ait paragrafları sizinle paylaşmak istiyorum.

Tavır Üstüne:

“Embrace your inner snob. (Because let’s face it, that’s who you are.)”

“The Parisienne is never satisfied.”

“The Parisienne already knows what she must think: the opposite of what you think, no matter what.”

Tarz Üstüne:
“When it comes to revealing herself, she follows one golden rule: less is definitely more…A skirt that rides ever so slightly up her thigh when she sits down in a café; a wide-necked tee that slips down her shoulder as she waves for the waiter; the surreptitious hint of her breasts when she leans down to pick up her bag.”

“You don’t have to spend a decade’s worth of salary on your wardrobe, or flaunt designer brands the whole time. All you need is one signature item: the one you wear when you need to feel strong.”

Emin olun, elinizden bırakamayacaksınız.

-Defne Anlaş (Konuk Yazar)

TED MERSİN KOLEJİ’NDEN “İKİ SİPER BİR MEKTUP” BİR ÇANAKKALE PROJESİ

“İKİ SİPER BİR MEKTUP” BİR ÇANAKKALE PROJESİ

Eski bir TED mezunu olarak okulumla ne kadar gurur duysam azdır. TED’li olmanın ayrıcalığı gerçekten de bir başkaymış. Nisan ayında TED Mersin Koleji’ne yaptığım ziyarette sadece eski okulumu ve öğretmenlerimi görmüş olmadım aynı zamanda çok da önemli bir projenin varlığını öğrenmiş oldum, zaten o tarihten sonra bu projenin sesi gittikçe daha da duyuldu; Centenary News http://www.centenarynews.com/article/Turkish%20school%20project%20connects%20children%20with%20ANZAC%20families ve ABC News http://www.abc.net.au/am/content/2015/s4218952.htm de bu duyarlı Türk okulunun yaptığı projeyi haber gündemine aldı.

TED Mersin Koleji’nin Sosyal Bilgiler Zümresi nasıl bir proje fikriyle gelmişti ki okul öğrencileri de büyük bir hevesle uygulamaya geçti? Projeyi sizlerle paylaşmamın zamanlaması da özellikle çok uygun,  çünkü bildiğiniz üzere Anzak Çıkartması’nın bu yıl 100.yıl dönümü ve özellikle de Çanakkale’de onbinlerce kişinin katılımıyla törenler düzenleniyor.

Projenin amacından kısaca bahsetmem gerekirse Türkiye ve Avusturalya gençleri arasında barış ve kardeşlik köprüsü kurmak, 100 yıl sonra Çanakkale şehitlerimizi ve Çanakkale’de hayatlarını kaybeden Türk ve Anzak evlatlarını saygıyla anmak.

Aynı zamanda öğrenciler (Resim zümremizin işbirliği ile) öğrenciler birer “kartpostal” yapmışlar Bu kartpostalların ön yüzününün iki yanında “ANZAK ANITI” ile “57.ALAY ANITI” yapılmış. Kartpostalın ortasında mulaj tekniği ile Türk ve Avusturalya bayrakları yerleştirilmiş. Bu bayraklarının sapları “zeytin dalı” şeklinde oluşturulmuş. Kartpostalların tamamının öğrenciler tarafından yapıldığını da unutmamak gerek tabi.

Şimdi sözü Sosyal Bilgiler Zümresi’nin yazdıklarına bırakıyorum:

Bu memleketin topraklarında kanlarını döken kahramanlar!
Burada, dost bir vatanın toprağındasınız. Huzur ve sükûn içinde uyuyunuz. Sizler, Mehmetçiklerle yan yana koyun koyunasınız. Uzak diyarlardan evlatlarını harbe gönderen analar! Gözyaşlarınızı dindiriniz. Evlatlarınız bizim bağrımızdadır. Huzur içindedirler ve rahat uyuyacaklardır. Onlar bu topraklarda canlarını verdikten sonra, artık bizim evlatlarımız olmuşlardır.”
                        
                                                                                                     Atatürk, 1934

          

“İKİ SİPER BİR MEKTUP”BİR ÇANAKKALE PROJESİ

       

            Bir Proje Hikayesi

        Gelibolu savaşının ardından tam 100 yıl geçti.100 yılda imparatorluklar yıkıldı,ülkeler alt-üst oldu.Kuşaklar değişti.Cepheden dönen son Anzak askeri, bundan 12 yıl önce kardeşlerine kavuştu. Ama 100 yıl önce bu topraklarda ölenler hala 20’li yaşlarındalar.

Onlar, genç ölüler! Biz yeni kuşaklar, Çanakkale kahramanlarına çok şey borçluyuz. Hangi konuda derseniz? Vatanseverlik, cesaret, kahramanlık, vefa duygusu konusunda..        

        Şimdi size bu borcu kısmen de olsa ödemek amacıyla hazırlanan Gelibolu projemizden bahsetmek istiyorum. Biz TED Mersin Koleji olarak yeni kuşakların Çanakkale’yi yakından tanıması ve insan hikayelerinin iki tarafının da bilinmesi amacıyla 100.yıl anısına bir proje gerçekleştirdik. Projemizin ayrıntılarını ve çalışmalarımızı  burada sizlerle de paylaşmak, böylece “Gelibolu Ruhu”na ufak da olsa bir katkı sunmak istiyoruz. İşte size bir Çanakkale projesi hikayesi.

Projemizin Adı:

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün 1934 yılında yaptığı konuşmayı projemizin ana referansı kabul ederek yola çıktık.Ve projemizin adını “İKİ SİPER BİR MEKTUP” koyduk.

Projemizin Amacı:

Türkiye ve Avusturalya gençleri arasında barış ve kardeşlik köprüsü kurmak.

100 yıl sonra Çanakkale şehitlerimizi ve Çanakkale’de hayatlarını kaybeden Türk ve Anzak evlatlarını saygıyla anmak.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün evlatlarının 1934 yılında söylediği sözlere bugün ve gelecekte sadık kalacağını hatırlatmak.

Öğrencilerimizi Çanakkale Savaşının sadece bir savaş cephesi olmadığını; aynı zamanda iki taraf içinde can alıcı “insan hikayelerini” barındırdığını göstermek.Bu çerçevede bir “tarih bilinci” uyandırmak.

Şehit Teğmen İbrahim Naci, Üstteğmen Saffet (POZANTI) ve Teğmen Penistan James Patterson, Plevne Ryan(Charles S.Ryan),Mehmet Şefik, Hüseyin Avni, gibi tarafların kahramanlarını yeni kuşakların öğrenmesini sağlamak.

Proje Tarihi:

Projemize Ocak 2015 tarihinde başladık. Mayıs 2015 tarihinde bitirme kararı aldık.

Proje Hazırlıkları:

Projeye başlamadan önce  Çanakkale Savaşı hakkında öğrencilerimize bilgilendirme çalışması başlattık. Derslerde Çanakkale Savaşını anlattık.Bu çerçevede her iki tarafta yaşanan  insan hikayelerinden bahsettik.

NTV Tarih Dergisi’nin Mart 2013 sayısından faydalanılarak şehit Teğmen İbrahim Naci’nin çarpıcı hayat hikayesinden bahsettik. İbrahim Naci’nin günlüklerinden örnekler verdik.Çanakkale Savaşı üzerine araştırma ödevleri verdik.Böylelikle yeni kuşağı İbrahim Naci ile ve Çanakkale kahramanlarıyla tanıştırdık.

Russel CROWE’un “SON UMUT” filmini öğrencilerimizin izlemesini sağladık. Film üzerine  derslerde tartıştık.

O dönemin atmosferi, resim, dergi, video ve fotoğraflar sayesinde öğrencilerimizin zihninde oluşturulmaya çalıştık.

Derslerde Gelibolu’da kahramanlarından, Plevne Ryan(Charles S.Ryan)’dan, 27.Alay’dan, 57.Alay’dan, Saffet POZANTI’ dan, 261 rakımlı tepeden,Anzak Koyu’nda yaşanalardan ve Çanakkale’ye dair pek çok şeyden bahsettik. Böylece öğrencilerimizden bir fikir altyapısı ve bilinci oluşturduk.

Proje Çalışması ve Yapılanlar:

Proje, Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün 1934 yılında söylediği sözlerinden ilham alarak  savaşın 100.yılı dolasıyla  öğrencilerimizin yazacakları “mektuplar”dan ve yine öğrencilerimizin yaptığı “kartpostal” çalışmasından oluşturuldu.

Projemizin esasını öğrencilerimizin yazdığı mektuplar oluşturmaktadır. Bu mektuplar iki kısma ayrılarak hazırlanmaya başlandı:

Anzak ailelerine ve torunlarına  yazılan mektuplar.

İbrahim Naci’ye ve tüm şehitlerimiz anısına yazılan mektuplar.

Anzak Ailelerine/Annelerine Yazılacak Mektuplar Ve Kartpostal Çalışması:

Bu çalışmada öğrencilerimiz Anzak aillerine ve torunlarına hitaben bir mektup yazdılar. Bu mektupların İngilizceye çevrilerek Avusturalya Büyükelçiliği aracılığla Anzak ailelerine ulaştırılması planlandı. Bu çerçevede Büyükelçilikle ve diğer iletişim kanallarıyla bağlantıya geçildi.

Ayrıca yine bu mektupların yanına (Resim zümremizin işbirliği ile) öğrencilerimiz birer “kartpostal” yaptılar. Bu kartpostalların ön yüzününün iki yanında “ANZAK ANITI” ile “57.ALAY ANITI” yapıldı. Kartpostalın ortasında mulaj tekniği ile Türk ve Avusturalya bayrakları yerleştirildi. Bu bayraklarının sapları “zeytin dalı” şeklinde oluşturuldu. Kartpostalların tamamı öğrencilerimiz tarafından yapıldı.

Yine kartpostalın içinde iki ayrı sayfada “Enveriye” şapkası ile “Anzak” şapkası mulaj tekniği ile konuldu. Bu şapkaların altına Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün yukarıda belirtiğimiz sözü ile Anzak annesinin ona cevabı yazıldı.

İbrahim Naci’ye Mektuplar:

Projemizin ikinci kısmını  Çanakkale şehidi Teğmen İbrahim Naci’ye mektuplar oluşturdu.Bildiğiniz gibi bu ismi Türkiye Seyit Ahmet SILAY’ın sayesinde öğrenmişti.Öğrencilerimize İbrahim Naci’nin hayat hikayesini ve günlüğünü anlattıktan sonra mektup yazmalarını istedik.Öğrencilerimiz İbrahim Naci’den çok etkilendiler ve ona, onun şahsında tüm şehitlerimize hitaben birer mektup kaleme aldılar.12-13 yaşlarındaki çocuklarımızın yazdığı duygu ve tarih bilinci dolu mektuplar tamamlandı. İbrahim Naci mektupları, doğrudan sayın Seyit Ahmet Sılay’ın kurduğu ÇANAKKALE MÜZESİ’ne gönderildi. Seyit Bey bu mektupları orada sergileyecek. Böylelikle hem İbrahim Naci unutulmamış oldu, hem de mektuplar geleceğe intikal etme imkanı buldu.

Projemizi Zenginleştirecek Ek Çalışmalar:

Bütün bu çalışmalar dışında projemizi zenginleştirmek ve çalışmamızı adeta “Gelibolu Asker Çeyizi” haline getirmek maksadıyla Çanakkale Savaşının 100.Yılı anısına afişler tasarladık.Bunları okulumuza astık ve gittiğimiz resmi makamlara hediye ettik.

“Anzak Anıtı-57.Alay Anıtı” simgeli tişört tasarladık.Ve basıma verdik. Bu tişört basımdan geldiğinde tüm öğrencilerimiz tişört üzerine düşüncelerini birer cümle ile belirtecekler ve imzalarını atacaklar. İmzalı tişörtler hem Avusturalya Savaş Müzesi’ne hem de Çanakkale Müzesi’ne gönderilecek.

Yine Anzak ailelerine  ve Avusturalya Savaş Müzesi’ne gönderilmek üzere bir tane  “100.Yıl Hatıra Madalyası” tasarladık. Bu madalyanın iki yüzü bulunuyor. Bir yüzünde “Anzak arması” diğer  yüzünde  “Çanakkale Savaş Madalyası” bulunuyor.

Tüm bu ana materyaller ile ek materyaller “Asker Çeyizi” gibi Anzak ailelelerine, Avusturalya Savaş Müzesi’ne, Çanakkale Müzesi’ne gönderilecek.

Proje ile ilgili ol11169847_1088083457875049_7788033513381235668_narak iletişime geçtiğimiz yazar ve karikatüristlerden “GELİBOLU RUHU”na uygun olarak birer mektup yazmaları ve karikatür çizmeleri istendi. Bu mektup ve karikatürlerden bize ulaşanlar projemize dahil edildi.

Son olarak TED Mersin Koleji olarak tasarladığımız “Çanakkale logosu”nu, 100.yıl anısına TED okullarımızda resmi yazışmalarda kullanılmasını önerdik.

Proje ile ilgili olarak hazırladığımız yazı “geliboluyu anlamak” isimli internet sitesinde Türkçe ve İngilizce olarak yayımlandı.Bu sayede özellike Avusturalyalıların haberdar olması sağlandı.

Yine Avusturalya’da yayın yapan “SBS Radio” isimli haber kurumu 2 Nisan 2015 günü Proje sorumlusu öğretmenimizle  ve mektup yazan üç öğrencimizle röportaj gerçekleştirildi

  

           Sonuç:

       Yukarıda ayrıntısı ile anlattığımız mektup/kartpostal çalışması ve diğer materyaller sayesinde, savaşan iki tarafın evlatları arasında dostluk bağlarının oluşmasına  katkıda bulunmak istedik. Tüm bu materyallar ve çalışmalar yıllar sonraya kalır mı bilinmez; ama inanıyoruz ki Anzak gençleri ile Türk gençleri arasında köklü bir dostluğun başlamasına vesile olur ve yeni kuşaklarda Çanakkale ruhunun oluşmasına katkı sağlar.

       Çünkü şunu asla unutmamak gerekir ki aldığımız her bir nefesi birilerin verdiği son nefese borçluyuz. O nedenle bizim için kanlarını ve canlarını vermiş vatan evlatlarını her daim anmak ve hatırlamak her birimizin boynunun borcudur. Bir yıl değil, her yıl; birgün değil, her nefes alışımızda hatırlamak için.

      Saygılarımızla.

Not: Bu çalışma ve yazı Çanakkale Savaşı’nda hayatını kaybeden tüm kahramanlara ithaf olunur. Ruhları şa’d olsun.

        

  Celal YILDIRIM/Hatice SOLMUŞ

        TED Mersin Koleji

       Sosyal Bilgiler Zümresi

TEL: 05373363564

E-POSTA: CelalYILDIRIM:celalyildirim1981@gmail.com/celal.yildirim@tedmersin.k12.tr

Hatice SOLMUŞ: hatice.solmus@tedmersin.k12.tr

ADRES: TED Mersin Koleji.Fatih Mah.Okul Sok.No:1 Çeşmeli-Erdemli 33870-MERSİN

Gördüğünüz üzere proje uluslararası bir boyut kazanmış durumda ve oldukça kapsamlı, gerçekten de emek gerektiren bir iş. Şimdi de proje kapsamında yazılmış mektupları paylaşmak istiyorum:

Sevgili Anzak Annesi,

          Hayatımda ilk kez bilmediğim bir dönemden, tanımadığım bir insanın annesine mektup yazacağım. Fakat söz konusu bir anne ise, duygularının ne döneme, ne de millete göre değişiklik göstermeyeceğini bilecek kadar büyümüşüm galiba. Adınız her ne olursa olsun benim annemden bir farkınız yok. Sebebi her ne olursa olsun! Haklı ya da haksız, güçlü ya da güçsüz tarafta olun! Evladını savaşa göndermek, bir annenin başına gelecek en kötü şeydir bence.

         Çanakkale savaşının anılarını az da olsa okuyan herkes bilir ki; 10 -15 metrelik mesafelerdeki cephelerin savaşın acımasızlığı dışında beklenmeyen dostluklara, unutulmaz hikâyelere ve belki de o toprakların ruhuna tek tek imza atmışlardır.

          Ve bilmenizi isterim ki, o topraklarda sizin oğlunuzun da imzası var. Sizce vatanın tanımı nedir bilmiyorum? Fakat bizim geleneklerimizde vatan uğruna ölünen toprak parçasıdır. Çocuklarınız bu toprakları ele geçirmek için ayak  bastılar ve hayatlarını kaybettiler. Ancak şunu bilmenizi isterim ki burada hayatlarını kaybederek artık onlarda bu vatanın bir parçası oldular. Bizim bir parçamız oldular. Burası oğlunuzun ve hatta sizin de vatanınız. İşte bu yüzden biz buraya “ANZAK KOYU” adını verdik.

        Oğlunuz sonsuz uykusunu vatanınızda uyuyor. Bu kutsal ülkenin kapıları size ve milletinize sonsuza kadar açıktır. Bir evladınız olarak sevgiler ve selamlar.

                                                                M. Kemal ATATÜRK ‘ün evlatlarından              

                                                                             ALİ EREN ALTIOĞLU

                                                                         TED Mersin Koleji 7/A   159

Sevgili Anzak aileleri,

      Yurdumuzda savaşmak için uzak diyarlardan geldiniz. Evlerinizi, ailelerinizi  ve tüm sevdiklerinizi geride bırakarak ülkeniz uğruna savaştınız, canlarınızı verdiniz. Ancak bu mücadeleyi bir taraf kazanacaktı.

     Gelibolu’da iki tarafta çok ağır kayıplar verdi. Anzakların yaşadıkları üç kelimeyle ifade edilebilirdi: Hata, ölüm ve salgın hastalık! Gelibolu’da binlerce Mehmetcik ve Anzak askerinin kaybı ülkelerimiz için acı verici olsa da; yaşanan  acılar  bugün, siz Anzak aileleri  ile bizler arasında dostluk ve kardeşlik bağına dönüşmüş durumda. Geçen yıllar silah namlusunun anlamsızlığını bir kez daha ispat ediyor.

      Sevgili Anzak torunları,

     Her yıl olduğu gibi bu yılda atalarınızı anmak için sizleri ülkemize davet ediyorum. Gelin 100 yıl önce yaşanan bu savaşta, hayatları kaybeden askerlerimizi beraberce barış içerisinde analım. Yıllar sonra iki ülkenin evlatları barışın ve kardeşliğin örneğini Gelibolu topraklarında bir kez daha göstersinler.

    Şunu asla unutmayın ki! Gelibolu bizim için daima kahramanlığın, cesaretin ve yüreği vatan aşkıyla atan insanların coğrafyası olarak hatırlanacak. Bizim topraklarımızda hayatını kaybeden Anzaklar Türk misafirperverliğine uygun olarak daima korunacaktır.

Sevgilerle.

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün evlatlarından

Esin NUR.

TED Mersin Koleji

Anzakların torunlarına;

Merhaba, bu mektubu size Türkiye’den yazıyorum Adım Sezer. 7. Sınıf öğrencisiyim ve 13 yaşındayım. Büyük dedenizin Çanakkale Savaşı’nda (Gelibolu) hayatını kaybettiğini biliyorum. Her yıl 25 Nisan günü Anzak koyunda “Şafak Ayini” yaptığınızı da…

      Amacım size geçmişin acı hatıralarını hatırlatıp üzmek değil. Sizlerle dostluk bağları kurmak. Bu bir savaştı ve çok can kaybı yaşandı. Ama Türk askeri ile Anzak askerleri savaşa rağmen birbirlerinden merhameti esirgemediler. Siperlerden hediyeler attılar. Birbirlerini öldürmeye ant içmelerine rağmen bunları yaptılar.

     Atalarımız savaşta bile bu merhameti gösteriyorsa, biz neden göstermeyelim? Bugün ikimizin atasının mezarları üzerine aynı güneş doğuyor ve ışıklarını saçarak batıyor. Onlar vatanımızın topraklarında huzur içerisinde yatıyorlar.

     Sevgili Anzak torunları,

Mektubumda ailece aldığımız bir kararı da belirtmek istiyorum. Bu yıl ki anma törenlerinde sizleri memleketimde ağırlamak isterim. Gelirseniz çok mutlu olurum 100 yıl sonra atalarımızı birlikte anarız.

     Sevgilerimle.

                                 Mustafa Kemal ATATÜRK’ ün evlatlarından Sezer Çelik

Bu projede emeği geçen herkesi eski bir TED’li olarak tekrar kutluyorum!

SERRA ÖZSOY

    poster  IMG_1483 Postcard      Medal-Anzac Face (1) 1472013_1088083441208384_1450313407604675531_n

postcardss

Analog Günlük : Film Çorbası

ANALOG GÜNLÜK : FİLM ÇORBASI

000007zBeni eskiden beri tanıyanlar küçüklüğümden beri türlü türlü fotoğraf makineleri kullanmayı çok sevdiğimi, şu son 1.5 yıldır da fotoğrafçılıkta gerçek ilgim olduğunu fark ettiğimi analogla uğraştığımı az çok bilir. Banyodan çıkan tab edilmiş filmleri alınca yaşadığım heyecan, fotoğraf çekerken yaptığım birkaç numaranın fotoğrafa etkisi, bayat ya da farklı000008zfilmlerin&değişik banyoların yarattığı farklı sonuçlar; beni dijital dünyadan,en azından biricik Nikon’umdan, bu sebeplerle uzaklaştırmış oldu…

000013z“Film çorbası” kavramını ilk duyduğumdaysa aklıma ilk gelen şey multiple exposure(filmi sarmadan birkaç pozu üst üste çekmek) türünde bir çalışma oldu. Ne zamanki araştırdım, karşıma tamamen benlik (biraz da uğraş gerektiren) bir uğraş dalı çıktı! Aslında uğraş gerektiren kısmı yapmadan önce “diğer insanlar ne yapmış” , “başkaları neler çekmiş” diye yapılan araştırmalar, bundan sonrası tamamen hayal gücüne kalmış. Çeşitli sıvıların içine film rulonuzu atıyorsunuz ve bir süre bekliyorsunuz, ta da! Fotoğraf çekmeye hazırsınız.

İlk denemem olduğu için oldukça heyecanlıydım, şimdi sizle kendi yaptığım çorba tariflerimi paylaşacağım ama okuduğuma göre aynı sonuçları, renkleri vs elde etmek bir dahaki seferde imkansızmış. Ama bazı maddeler var ki (tuz ve limon gibi) onların yarattığı şekiller hep aynı, sadece yoğunlukları değişiyor.000012z

1 : Çay + Çamaşır deterjanı + Tuz

2 : Kırmızı şarap + Tuz

3 : El sabunu + Bulaşık deterjanı + Tuz

4 : Tonik + Çilek Likörü

Filmleri bu karışımların içine ayrı ayrı atıp yaklaşık 5 saat boyunca beklettim ama siz 15-20 dakika da bekletebilir ya da bu maddelerden herhangi birini sıcak kullanıp 3-4 dakika bekleterek de işi bitirebilirsiniz. Yani tamamen serbestsiniz. Bu işlemden sonra filmlerin yapışmasını engellemek için suyun içinde 5 dakika kadar tutarak işinizi sağlama alabilirsiniz aksi takdirde filmi makineye takıp çekmeye başladığınızda yapışarak yırtılabilir. 000011zBundan sonraysa filmlerinizi güneş alan bir yere birkaç haftalığına kurumaya bırakıyoruz.

Ben bu işlemi mart ayında yapmıştım o yüzden fazla güneş yoktu 1 ay kadar beklettim, ondan sonra kullanmaya başladım. Sonuçta o kadar kimyasal reaksiyona girmiş, yapısıyla oynanmış filmlerimi her türlü dış riske karşı korumam lazımdı!

Ama evdeki hesap çarşıya uymadı tabi, çay 000010zçamaşır deterjanı ve tuzla yaptığım filmim fazla reaksiyona girdiği için (çok uzun süre bekletmişim) makinenin içinde yarısı yırtıldı ve 12 filmim aramızdan hüzünle ayrıldı. Buna en çok üzülme sebebimse çıkanların çok güzel olması, yani yırtılmasaydı bir o kadar daha güzel fotoğrafım olacaktı ama eldeki yetinmenin de faydası var. Sonuçta ilk denememdi ve bu kadarı bile çıktığı için gerçekten çok mutluyum.Bir sonraki denememdeyse traş köpüğü, kahve ve sirke denemek üzere!

-Serra

000006z   000009z000005z 000004z

Fransız İhtilali

FRANSIZ İHTİLALİ’NİN AVRUPA VE DÜNYA DEMOKRASİ ANLAYIŞINA ETKİLERİ

GİRİŞ:

Bugün ülkelerin çoğunluğu, gelişmiş ülkelerin tamamı demokrasi ile yönetilmektedir. Halk kendisini yöneteni kendisi seçer ve böylece yönetimde söz sahibi olmuş olur. Demokrasi kelimesi antik Yunan uygarlığından beri var olan bir kelimedir, fakat o dönemde ve sonrasında demokrasi bir terim olarak kalmış, tam olarak uygulanamamıştır. Demokrasinin yaygın olarak uygulanmaya başlamasını da Fransız İhtilali sağlamıştır. Bugün çoğu alanda üstün olarak kabul ettiğimiz, anayasamızı bile onlarınkilerden örnekler alarak oluşturduğumuz Avrupa’nın politik ve sosyolojik yapısının temellerini atan 1789 yılında gerçekleşen Fransız İhtilali’dir. Fransız İhtilali kralın zorbalığına dayanamayan halkın en sonunda isyan edip kralı idam etmesiyle mutlak monarşi sisteminin yıkılması sürecidir. Bu sürecin sonunda ilk kez bir Avrupa Devleti demokrasi ile yönetilmeye başlamıştır. Fransız İhtilali sadece demokrasi kavramını Avrupa’ya yaymamıştır, aynı zamanda yeni kavramlar da doğurmuştur. Bu kavramlar Fransız İhtilali ilkeleri olarak da bilinirler; milliyetçilik (ulusçuluk), ulusal egemenlik, anayasacılık, insan hakları gibi. Bu kavramların etkisinde kalan azınlıklar, içlerinde bulundukları çok uluslu yapıya sahip imparatorluklarda isyanlar çıkartıp bağımsızlık hareketlerine başlamışlardır. Bu çalışmada Fransız İhtilali’nin meydana geldiği dönemde yarattığı etkiyi ve tıpkı bir domino taşı gibi günümüzün şekillenmesinde de nasıl etkili olduğunu ortaya koymaktır.

FRANSIZ İHTİLALİ’NİN NEDENLERİ:

Fransız İhtilali’nin direkt olarak sonuçlarına geçmeden devrimin nedenlerini ve oluşumunu da incelememiz gerekir. Fransız İhtilali’nden önce hükümet ve halk arasında bir kopukluk vardı. Bu kopukluğa en büyük örnek de, güzel fakat halka karşı duyarsız olan Fransa Kraliçesi ve Avusturya Arşidüşesi Marie Antoinette’in söylemiş olduğu tarihi söz, yani  “ Ekmek yoksa pasta yesinler”. Bu kopukluk tabii ki sadece Fransa’da değil, bütün Avrupa’da liberalizmin etkisiyle görülmüştür. Bu kopukluk yüzünden devlet, zaten fakir olan halktan aşırı vergiler almış, bu da halkın devlete karşı bir öfke beslemesine neden olmuştur. O dönemde halkın yaşadığı zorluklar İngiliz yazar Victor Hugo’nun kaleme aldığı  “Sefiller” adlı romanında da bahsedilmiştir. “Sefiller” ’in 2012 yılında ekilen filminde de Fransız İhtilali’nden önceki Fransa’nın fakirliğine, devlet yöneticilerinin zorbalığına ve bundan dolayı halkın nasıl etkilendiği de yansıtılmıştır. Film ve kitap, özellikle film, seyirciye Fransız İhtilali’ni yeniden yaşatıyor diyebiliriz. 

Fransız İhtilali’nin bir diğer sebebi de sosyal sınıflar arasındaki uçurumun çok yüksek olmasıydı. İhtilal öncesi Fransa’da soylular ve kilise mensupları yönetimde söz sahibi olan üstün sınıflardı. Her ne kadar burjuva sınıfı Coğrafi Keşiflerden sonra gelişip zenginleşse de yönetimde söz sahibi olamıyor, soylu ve kilise sınıflarına mensup kişiler tarafından ezilmese de, çok da dikkate alınmıyordu. Yani İhtilal öncesi toplumsal yapıda gücü para belirlemiyordu, isim paradan daha güçlü ve önemliydi. Burjuva sınıfı ise paranın yanında daha fazla güç istiyor, sistemin değişmesini istiyorlardı. Bundan dolayı da ihtilal sırasında burjuva sınıfı, üretici yani işçi sınıfını desteklemiştir. Baldırı çıplaklar sınıfı ise soylular ve ruhban sınıfı tarafından bir köle gibi çalıştırılıyordu ve emeklerinin karşılığını alamıyorlardı. Tıpkı burjuva sınıfı gibi onlar da o dönemki toplumsal sınıf farklarından nefret ediyor ve değişmesini istiyorlardı.

Fransız İhtilali aynı zamanda Fransa’nın ekonomik durumundan dolayı da ortaya çıkmıştır. Fransa’nın Yedi Yıl Savaşlarını kaybetmesi ve sonrasında da Amerikan Bağımsızlık Savaşı’nda Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne yapmış olduğu ekonomik ve askeri yardımlar Fransız ekonomisini çok kötü etkilemiştir. Dönemin kralı 14. Louis de bu ekonomik kaybı zaten fakir olan halktan ağır vergiler alarak, onları bir sünger gibi sıkarak almıştır. Fransa sokaklarında aç gezen, azıcık para bulup çocuğunu beslemek için her şeyi göze alan insanlara bu ağır vergilerin verilmesi onları çileden çıkartmıştı. Mesela Sefiller Fantine adlı kadın bir karakteri canlandıran Anne Hatheway, çalıştığı fabrikadan kovulduktan sonra kızı Cosette’e para gönderebilmek için saçını kazıtıp, dişlerini çektirip satıyor ve fuhuş sektörüne bulaşıyordu.

FRANSIZ İHTİLALİ’NİN OLUŞUMU:

Her yangın küçük bir kıvılcımla başlar. Fransız İhtilali gibi büyük bir yangını başlatan küçük bir kıvılcım vardı, o da aydınların fikirleriydi. Voltaire, Montesquieu, Diderot, Jean-Jacques Rousseau gibi aydınlar eserlerinde eşitlik, adalet ve demokrasi gibi kavramlara yer verdiler ve bu kavramlar halka ilham verdi. Ayrıca Fransız İhtilali’nden önce ABD’nin bağımsızlığını kazanması ve hemen Manş Denizi’nin diğer kıyısında bulunan İngiltere’nin parlamenter demokrasi ile yönetiliyor oluşu mutlak monarşiden soğumuş olan Fransız halkını etkiledi. Fransız halkı, tıpkı bütün Avrupa’da yaşayan diğer milletler gibi bu kavramlara yabancıydı fakat bu kavramlar aydınlar tarafından anlatıldıkça ve halk tarafından anlaşıldıkça, içselleştirildi. Böylece ilk olarak Fransa’da başlayıp, sonrasında da bütün Avrupa’yı, hatta gelecekte de bütün dünyayı kasıp kavuracak bir demokrasi hareketi başlamış oldu.

Fransız İhtilali aydınların başlatmış olduğu kıvılcımdan, halkın ülkenin bütün sokaklarına yayacağı bir devrim haline gelmiştir. Fransız İhtilali’nin aydınlardan baldırı çıplaklara, yani işçi ve üretici sınıfına geçmesiyle birlikte İhtilal daha kanlı bir hal almaya başlamıştı. Soylular birer birer giyotinler kullanılarak sokak ortalarında idam ettirildiler. Fransız İhtilali tıpkı her devrim gibi kanlı geçmiştir. Bunu şöyle farz edebiliriz; kan tıpkı suyun kirleri akıttığı gibi, eski, çürümüş ve zorba sistemi de söküp attı. Fransız İhtilali, her ne kadar aydınlar tarafından başlatılıp sonrasında da halk tarafından sokaklarda uygulansa da aslında bir burjuva devrimidir. Her devrim gibi, Fransız İhtilali de sistemin değişmesini isteyen belli kimseler tarafından mali açıdan desteklenmiştir. Burjuvalar da soylular ve ruhban sınıfının altında ezilmekten bıktıkları için halkı İhtilal sırasında desteklemiş, halkın aç kalmaması için gıda fiyatlarını en düşük seviyede tutmuşlardır. Halk özgürlük ve demokrasi isterken, burjuvalar ise gücü paranın getirmesini istiyorlardı. En sonunda XVI. Louis’in eski rejimin bütün suçlarının üstüne yüklenip adeta bir günah keçisi ilan edilmesiyle, 21 Ocak 1793 tarihinde giyotin ile ölmesiyle monarşi yıkıldı.

NAPOLYON’UN İMPARATORLUK DÖNEMİ:

Fransız İhtilali’nden sonra kurulan Fransa Cumhuriyeti’nde Napolyon çok önemli ve saygı duyulan askeri bir liderdi. Avrupa’da ardı ardına aldığı askeri başarılarla ve Fransa’nın sınırlarını çok kısa bir sürede genişletip Avrupa ordularını dize getirmesiyle halkın sempatisini ve diğer yöneticilerinin saygısını kazandı. Aynı zamanda Fransa Cumhuriyeti’nin ilk başkanı olan Napolyon 6 Nisan 1804 tarihinde kendisini İmparator ilan etmiştir. Napolyon döneminde İhtilal değerleri yok sayılmış ve tekrar monarşiye dönülmüştür. Napolyon’un bu kadar çabuk destekçi kazanmasının nedeni sadece sınırların genişletilmesi değil,  aynı zamanda da uyguladığı milli politikalardır. Bu politikalar milli bir ordu ve eğitim sistemi oluşturmasıdır. Napolyon Avrupa’yı dize getiriyor ve halkını refah içinde yaşatıyordu.

Her devir gibi, Napolyon’un devrinin de bir sonu vardı. Düzeni Avrupa’daki diğer devletler için büyük bir tehlike arz ediyordu. Fransa’nın Napolyon dönemindeki bu durdurulamaz yükselişi, Avrupa devletleri için bir tehlike arz ediyordu. Bundan dolayı Osmanlı dahil olmak üzere çoğu Avrupa devletleri birleşerek Fransa’ya karşı birlik olmuşlardır. Kurulan Koalisyon ’un Fransa’yı savaşlarda mağlup etmesi üzerine Napolyon geri adım atmak zorunda kalıyordu ve başarı grafiği tersine dönmeye başlıyordu. En sonunda da Napolyon sürgüne gönderiliyor ve Fransa’ya yeniden demokrasi geliyordu.

Napolyon’un kendisini İmparator ilan etmesi ve halkın kendisini desteklemesi Fransız İhtilali’nin etkisini kaybettiği anlamına gelmiyor. Aslında Fransız İhtilali’nin getirdiği kavramların halk üzerindeki etkisini Napolyon’un üstün başarıları ve milli politikaları yüzünden kaybetmemiştir, sadece bir duraklamaya uğramıştır ve Napolyon’un kaybetmesi sonucunda etkisini devam ettirmiştir.

FRANSIZ İHTİLALİ’NİN AVRUPA, DÜNYA VE OSMANLI-TÜRKİYE ÜZERİNDEKİ ETKİSİ:

Fransız İhtilali’nin getirdiği kavramların Avrupa’ya yayılması sonucunda Avrupa’da milliyetçilik hareketleri hız kazandı, azınlıklar kendi devletlerini kurmak için harekete geçti ve bundan da en çok ok uluslu imparatorluklar etkilendi. Avrupa’nın her yerinde isyanlar çıkmaya başladı ve küçük küçük bağımsız ülkeler kuruldu.

Fransız İhtilali’nin meydana gelip Avrupa’daki demokrasi hareketlerini başlatması bir örnek oldu. Sonrasında bu demokrasi hareketleri Avrupa sömürgelerine yayılmaya başlandı. Böylece Fransız İhtilali tıpkı domino taşlarının birbirini itmesi gibi farklı coğrafyalardaki demokrasi hareketlerine zemin hazırladı. Avrupa’yı bugünkü insan haklarına saygı duyan, gerektiğinde insan haklarını savunan, bütün ülkelerin modern ve çağdaş örnek kıta olarak gördüğü Avrupa’yı Avrupa yapan Fransız İhtilali’dir.

Hiçbir zaman yürürlüğe konulamayan 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi, Fransız İhtilali ilkelerinin bir sembolüdür. Hatta Birleşmiş Milletler ’in yayınlamış olduğu İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi de 1789 Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’ne benzerlik gösterir. Her iki metinde de her insanın belli haklara sahip olduğunu ve herkesin eşit haklara sahip olduğu kanunen geçerli sayılmıştır. Ayrıca her iki metin de demokrasi ve özgürlük sebep gösterilerek yayımlanan temel metinlerden birisi olmuştur. Bu bize Fransız İhtilali’nin getirdiği ilkelerin nasıl geçerliliğini koruduğunu hatta demokrasi ve insan hakları örnek olarak kabul ettiğimiz Avrupa’nın temelini oluşturduğunu kanıtlamaktadır.

Avrupa milletleri de bu sorumluluğu üstlerine alıp, dünyaya Fransız İhtilali’nin getirdiği tıpkı İhtilal öncesinde aydınların halka açıkladığı gibi demokrasiden yoksun olan halklara açıklamalı ve demokrasi arayışlarında öncü olmalıdır.

Fransız İhtilali Osmanlı Devleti’ni tıpkı Avrupa’da bulunan çok uluslu imparatorlukları da etkilediği gibi etkilemiştir. Dış ve iç güç bakımından eskisi kadar güçlü olmayan Osmanlı Devleti azınlıkların başlatmış olduğu iç isyanları Batı milliyetlerinin de baskısıyla azınlıklara bazı ıslahatlar yaparak bastırmaya çalışmıştır. Osmanlı’nın yapmış olduğu ilk ıslahatlar insan hakları üzerine olmuş, sonrasında Müslüman ile Gayrimüslimlerin eşit sayılması ve Gayrimüslimlere bazı hakların tanınmasıyla devam etmiş ardından Gayrimüslimlere tanınan haklar Islahat Fermanı ile tamamlanmıştır.

Osmanlı Devleti ayrıca Batı’nın hukuk sistemini de örnek almaya başlamıştır. 1876 yılında II. Abdülhamit’in tahta geçmesiyle bir anayasa hazırlandı ve Birinci Meşrutiyet ilan edildi. Böylece artık padişahın yanında bir de meclis kuruldu, hatta Osmanlı Devleti 1876 yılında Kanun-ı Esasî adında da bir anayasa yazdı ve uyguladı. Osmanlı demokratikleşme adına ilk adımını atmış oldu. Sonrasında Meclis Osmanlı-Rus Savaşı bahane gösterilerek kapatıldı.

Osmanlı aydınları II. Abdülhamit’in bu hareketi sonrasında yılmadılar ve İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni kurdular. Azınlıklar bu dönemde de ayaklanmalarına devam ediyordu. Bu ayaklanmaların bastırılması ve İttihat ve Terakki Partisi’nin baskısının bitmesi için padişah Meclis-i Mebusan’ı yeniden açarak II. Meşrutiyet’i ilan etmiş oldu.

Her ne kadar Osmanlı Devleti azınlıklara haklar vererek ve demokratikleşerek isyanları durdurmaya çalışmışsa da azınlıklar, Fransız İhtilali’nin getirdiği ilkeleri benimsedikleri için bağımsızlık için savaşmaya devam ettiler ve en sonunda da bağımsız oldular.

Fransız İhtilali aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti devleti kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’e de ilham vermiştir. Atatürk Fransız İhtilali aydınlarının orijinal eserlerini okuyarak Fransız İhtilali’nin getirdiği değerleri anlamış, sonrasında da işgalci devletlere karşı Türk Kurtuluş Savaşı’nı başlatmıştır. Ayrıca 1789 Fransız İnsan ve Vatandaşlık Hakları Beyannamesi’nin  Kurutluş Savaşı’nın önemli belgeleri ve toplantıları olan; Amasya Genelgesi’ni, Erzurum ve Sivas Kongresi kararlarını sonrasında da 1921 ve 1924 Anayasalarını da etkilediğini söyleyebiliriz.Atatürk’ün asıl amacı padişah olmak değildi, asıl amacı Fransız İhtilali’nin getirdiği eşitlik, adalet, insan hakları ve demokrasi gibi kavramları Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarak halkının bu değerleri içselleştirmesini sağlamaktı.

SONUÇ:

Sonuç olarak, Fransız İhtilali’nin getirdiği terimler aslında simgesellerdir. Fransız İhtilali’nin amacına ulaşabilmesi için toplumların getirdiği yenilikleri ve kavramları içselleştirmeleri, onları yaşamaları gerekiyor. Devletlerin yönetim şekilleri sadece ad olarak cumhuriyet olmamalıdır, toplum içerisindeki her sınıftan insanın ve devletin tüm kadrolarının bu sistemle yaşaması gerekiyor. Demokrasi sadece bir yönetim biçimi değildir, aynı zamanda toplumların barış içerisinde yaşayabilmek için içselleştirmeleri gereken bir yaşam biçimidir. Fransız İhtilali evrenseldir çünkü ne zaman bir ütopya hayal etsek bu ütopyanın yönetim şeklini demokrasi olarak hayal ederiz ve bunun kanıtlanması için belli bir kanıta ihtiyaç yoktur.

İhtilal’in getirdiği kavramların tüm dünyaya yayılması daha iyi bir dünya için atılacak ilk adımdır. Bunu da demokratik, insan haklarına saygılı, her insan için eşit ve adaletli bir hayat sunan Batı’nın tıpkı İhtilal öncesinde aydınların yaptığı gibi, harekete geçip bu kavramları kendi toplumlarında yayıp tüm dünyaya da örnek olmaları ve insanları bu kavramları içselleştirmeleri harekete geçirmeleri gerekiyor.

Konuk Yazar : Orkun Kent

Dipnot:

 İngiltere hariç, İngiltere o dönemde parlamenter demokrasi ile yönetiliyordu.

 Avusturya, Osmanlı Devleti

Les Miserables. Tom Hooper, Hugh JackmanRussell Crowe and Anne Hathaway.2012. Universal Pictures.Film 

Soyluların ve ruhban sınıfı mensuplarının giydiği dizden bağlı, vücuda yapışan pantolonların yerine çalışırken daha rahat hareket edebilmelerini sağlayan uzun, bol pantolonlar giymeyi tercih eden Parisli işçiler ve küçük burjuvalar Balçık, Mert. ”Baldırı Çıplaklar”. M.Berk Balçık. 15.11.2008. Web. 21.03.2015

Kadınların saçlarını kazıtıp satmaları, insanların para için uzuv ve dişlerini satmaları ve fuhuş Les Miserables. Tom Hooper, Hugh JackmanRussell Crowe and Anne Hathaway.2012. Universal Pictures. Film.

İngiltere hariç, İngiltere o dönemde parlamenter demokrasi ile yönetiliyordu

idam mahkûmunun başını kesmek amacıyla geliştirilmiş bir çeşit idam aracı

Sander, Oral. Siyasi Tarih: Ilkçağlardan 1918’e. 9. Baskı ed. Ankara: LEVEL, 2001.

 Sander, Oral. Siyasi Tarih: Ilkçağlardan 1918’e. 9. Baskı ed. Ankara: LEVEL, 2001.

 Tocqueville, Alexis De. The Old Régime and the French Revolution. Garden City, N.Y.: Doubleday, 2010

Çoban, Elif, Görüşme, 8 Aralık 2014.

Çoban, Elif, Görüşme, 8 Aralık 2014.

 Kendi topraklarında oturan çeşitli milletleri egemenliği altında toplayan devlet biçimi, Avrupa’dan örnek olarak Avusturya ve Osmanlı Devleti verilebilir.

 Afrika ve Uzak Doğu gibi

 1791 Fransız Anayasası’na önsöz olarak eklenip kanunlaştırılmıştır.

 Çoban, Elif, Görüşme, 8 Aralık 2014.

Tanzimat Fermanı’nın ilanı sonrası   Usta, Kerim.”Tanzimat Fermanı’nın Sonuçları”. Kerim Usta. 28.03.2013. Web. 21.03.2015

Meclis-i Mebusan(Millet Vekilleri Meclisi)  Usta, Kerim.”Tanzimat Fermanı’nın Sonuçları”. Kerim Usta. 28.03.2013. Web. 21.03.2015

 Usta, Kerim.”Tanzimat Fermanı’nın Sonuçları”. Kerim Usta. 28.03.2013. Web. 21.03.2015

Voltaire, Montesquieu, Diderot, Jean-Jacques Rousseau gibi birçok aydın

Giritli, İsmet. ”Fransız İhtilali ve Etkileri” Atatürk Araştırma Merkezi. Web. 11. 07.10.2014

Tasarlanmış ideal toplum/ülke

 Çoban, Elif, Görüşme , 8 Aralık 2014.

Kaynakça:

Balçık, Mert. ”Baldırı Çıplaklar”. M.Berk Balçık. 15.11.2008. Web. 21.03.2015

Bolat, Bengül Salman, “FRANSIZ İNKILABI’NIN TÜRK MODERNLEŞME SÜRECİNE ETKİLERİ”, GAZİ ÜNİVERSİTESİ KIRŞEHİR EĞİTİM FAKÜLTES DERGİSİ, Cilt 6, Sayı 1, (2005): 149-167.İnternet.

“Batıya Yön Veren Metinler – Fransız Devrimi Üzerine Düşünceler – Edmund Burke.” Batıya Yön Veren Metinler – Fransız Devrimi Üzerine Düşünceler – Edmund Burke. Web. 07.10. 2014.

Çoban, Elif, Görüşme, 8 Aralık 2014.

Giritli, İsmet. ”Fransız İhtilali ve Etkileri” Atatürk Araştırma Merkezi. Web. 11. 07.10.2014

Hobsbawm, E. J. The Age of Revolution, 1789-1848. Cleveland: Vintage, 1996.

Les Miserables. Tom Hooper, Hugh Jackman, Russell Crowe and Anne Hathaway.2012. Universal Pictures. Film.

Oral, Uğur “Fransız Devrimi(Sebepleri, Sonuçları, Oluşumu)” Uğur Oral Kişisel İnternet Sayfası. Web. 07.10.2014

Rude, George, The French Revolution. NEW YORK : Level,1988.

Tanilli, Server. Dünyayı Değiştiren 10 Yıl: Fransız Devrimi Üstüne (1789-1799). 4. Bs. ed. İstanbul: Alkım, 1999.

Tocqueville, Alexis De. The Old Régime and the French Revolution. Garden City, N.Y.: Doubleday, 2010

” Trask, Scott,” Fransız Devrimi’nin Gerçek Sebebi Neydi?” Canatan, Bilal Liberal Düşünce Dergisi. 37. Sayısında (Kış 2005).İnternet

Sander, Oral. Siyasi Tarih: Ilkçağlardan 1918’e. 9. Baskı ed. Ankara: LEVEL, 2001.

Usta, Kerim.”Tanzimat Fermanı’nın Sonuçları”. Kerim Usta. 28.03.2013. Web. 21.03.2015