03 Nisan, Cuma: Korkunç ve Yorucu Bir Gün

Herkese merhaba!

Bahara geçiş aylarının beni sert bir şekilde sarstığı bir başka günü daha yatağımda kıvrılmış iyileşmeyi bekleyerek selamlarken buldum kendimi. Artık “Direncin çok düşük!” ya da “Daha sıkı giyinmelisin…” gibi şeyler demek istiyorsanız tutmayın içinizde, siz de haklısınız. Fakat yatakta yorgunluktan baygın, gözüm seyirirken Mentalist’i izlemeyi emin olun ki ben de istemezdim! Ne yapalım artık, katlanacağız.

Normalde, son zamanlarda oldukça sık bir şekilde izlediğim Mentalist adlı dedektiflik dizisinden bahsetmek vardı aklımda sizlere. Fakat sonradan birkaç hafta önce başıma gelenleri paylaşmak istediğimi fark ettim. Umarım anlatacaklarım ilginizi çeker ve sizin de dışarıdayken daha dikkatli olmanız gerektiğini fark etmenize yardımcı olur.

03 Nisan, Cuma günüydü. Edebiyat öğretmenimle buluşup Aslı Tohumcu’nun önderliği altında yapılacak olan workshopa gidecektim. Hiç duydunuz mu bilmiyorum ama, Çekmeköy’den Kadıköy’e geçmek İstanbul trafiğinde tam bir işkence. Günün hangi saati olursa olsun, özellikle de dolmuş kullanacaksanız evden en az bir-bir buçuk saat önce çıkmanız gerekiyor. Bunu biliyor olmama rağmen “yavaş hazırlanan detaycı bir genç kız” olduğum için yine geç kalmıştım. Trafikte zaman kaybetmekten korkarak hızlıca evden çıktım, dolmuş durağına geçtim ve sırada beklemeye başladım.

Dolmuş gelene kadar her şey oldukça normal gözüküyordu. Arabaya bindim, yerime oturdum ve solumdaki dip boyası gelmiş oldukça yerli gözüken sarışın bayanı incelemeye başladım. Onunla ilgili bir şey beni tedirgin ediyordu fakat ne olduğundan emin değildim. Ucuz kokan parfumü, elindeki mini iPad ile büyük bir çelişki içerisindeydi. Ayrıca Asus telefon kullanıyordu. İçimden “Kim Asus telefon kullanır?” diye düşünmeye başladım. Acaba onun şirketinde mi çalışıyordu? Fakat pek öyle bir işi varmış gibi de gözükmüyordu.

Şoför ücretleri almaya başlayınca sağ tarafımda oturan bir başka bayandan fiyatı öğrenmeye çalıştı. Müzik dinlediğim için ne konuştuklarını duyamıyordum fakat sonradan sağımdaki bayanın onun yerine ödediğini fark ettim. Çok geçmedi, solumda oturan bayan, onun yerine ödeyen bayana bir sürü bozuk para verdi. Başlagıçta ikisinin arkadaş olduğunu düşündüm, dikkatimi çekmedi. Fakat sonradan aklımda niye birlikte oturmadıklarını sorgulayan fikirler belirmeye başladı ve fark ettim ki ikisi de birbirini tanımıyordu.

Bunların hepsinin dışında anlamadığım bir şey daha vardı. Madem parayı ödeyebiliyor, neden başka birisinin onun yerine ödemesini bekleyip sonradan o kişiye bozukluklarla borcunu ödüyor? Daha fazla tedirgin olmak istemediğimi fark ederek bu düşünceleri aklımdan çıkarmaya çalıştım.

Sanırım kırk beş ya da elli dakika sürdü, Kadıköy’e gelmiştik. Kulaklıklarımı çıkardım, çantama koydum ve şoförün beni ışıklarda indirmesini rica ettim. Solumdaki bayanın benim rica etmemle hareketlenişi dikkatimi çekti fakat ciddi bir şey olmadığını, sadece paranoyaklaştığımı düşünerek dolmuştan indim.

Ben diyeyim üç adım, siz deyin dört adım attım atmadım, ucuz ve baharatlı bir kokunun beni takip ettiğini fark ettim. Ben daha ne olduğunu anlayamadan solumda oturan o bayan önüme geçerek bana döndü. Hızlı bir şekilde elime bir sürü bozuk para yerleştirdi. Ağzım tam niye böyle bir şey yaptığını sormaya hazırlanırken kötü bir İngilizce ile işaret parmağını bana doğrultarak “Good, good!” demeye başladı. Paraları ona geri vermeme izin bile vermeden arkasını döndü ve hızlı bir şekilde vapurlara doğru koştu.

Ne olduğunu anlamamış bir şekilde etrafa bakınmaya başladım. Aklıma türlü türlü olasılıklar geliyordu. Para ilaçlı olabilirdi, başkasına beni hedef göstermek için verilmiş olabilirdi, kadın şizofren olabilirdi; her şey olabilirdi. Ne yapmam gerektiğini bilmez bir şekilde annemi aradım. Bana sürekli olarak parayı fırlatmamı ve doğruca bir tuvalete gidip elimi güzelce sabunlamamı söylüyordu. Fakat toplum içinde para yere nasıl fırlatılırdı?

Elimde bozukluklar, bir kafeye doğru hızlı adımlarla yürümeye başladım. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki, neredeyse odaklanmama engel oluyordu. Kafeye girer girmez tuvalete gidip paraları çöpe attım ve elimi tekrar tekrar yıkamaya koyuldum. İşimi bitirip çıktığımda başımın döndüğünü fark ettim. Heyecandan ve adrenalinden kaynaklandığını düşünerek bir portakal suyu aldım ve oturup sakinleşmeye çalıştım. Beni en çok korkutan şey paranın ilaçlı olma ihtimaliydi. Başım da dönüyordu zaten, tedirgin olmamam için hiçbir neden yoktu.

Biraz daha sakin olduğuma emin olduktan sonra edebiyat öğretmenimle buluşmak üzere metrobüs durağına gittim. Okula geçtiğimiz yol boyunca başım inanılmaz bir şekilde dönüyordu, kalbim çarpıyordu ve oldukça hasta hissediyordum. Bir süre sonra boğazımın da yanmaya başladığını anlayınca grip olma yönünde hızlı adımlarla ilerlediğimi fark ettim.

Okula gittiğimizde bir şeyler atıştırarak daha iyi olacağımı düşündüm fakat ateşim her geçen dakika kendini daha çok hissettiriyordu. Bu da üşümeme, hatta titrememe neden oluyordu. Durumu fark edince öğretmenim en sonunda bir ilaç almam gerektiğini düşünerek revire gitmemi önerdi. Okulda bulunan öğretmenlerin ve öğrencilerin de yardımıyla ilk önce revirin boş odasına, sonra da sekreterliğe revirin nerede olduğunu sormaya, tekrardan revirin dolabı kilitli değildir belki umuduyla revire, kilitli olduğunu anlayınca da sekreterliğe dönüş yaptık. Yol uzun ve yorucuydu, attığım her adımda kendimi daha da bitkin hissediyordum. Resmen ayakta işkence çekiyordum. Artık daha fazla dayanamayacağımı anlayarak sekterlikte bulunan ateş düşürücüyü aldım ve doğruca workshopun bulunduğu odaya geri döndüm.

Neler olduğunu anlatmak için babama yazınca gelip beni alacağını söyledi. İçimden geçen tam anlamıyla “Arkadaşlar, sizi oldukça eğlenceli olan bu etkinlikle baş başa bırakıyorum. Goodbye suckers!” oldu. Fakat beş dakika geçmeden babamdan başka bir mesaj daha aldım. Muayenehaneye hasta geldiği ve beni kendisi alacak olursa geç kalacağı yazıyordu. Bu yüzden taksiye binip karşıya geçmemi önermişti. Fakat ben taksiye binmeyi pek sevmem, sıkıntı buradaydı. Ülkemizde bir sürü olay oluyor, bu da beni her taksiye binişimde tedirgin ediyordu. Ne yazık ki yapacak bir şey yoktu. Kadere boyun eğdim ve okulun önünden geçen bir taksiye bindirildim.

Buraya kadar her şey normaldi. Fakat şansıma, taksici büyük yüzükleri, jöleli saçı, takım elbisesi ve elindeki tesbihi ile oldukça korkutucu duruyordu. Beni taksiye okulun öğretmeni bindirdiği ve plakayı aldığı için başta pek umursamadım. Fakat sonradan şoför bana hangi okula gittiğimi, niye karşıya geçtiğimi, hasta olup olmadığımı sormaya başladı. Onu zerre kadar ilgilendirmeyen bu şeyleri bana soruyor olması beni artık ürkütmeye başlamıştı. Önümüzden geçen siyahi turistlere laf ediyor, İstanbul iyice bozuldu derken yolda peçete satıp cam silen insanlara laf atıyordu. Hatta birisine “Pışşşttt nabeerr” diye bağırıp cevap alamayınca bana dönüp “Bak gördün mü, onları bir güzel benzetince sana cevap bile veremiyorlar…” gibi şeyler söylemeye başladı. Tam içimden “Tamam, artık yeter. İndir beni.” demek geçiyorken yolda birisi, bir kadına “Aşkıııııım!” diye bağırmaya başladı. Şöfor bana dönüp “Bak gördün mü, aşkım diyor…” tarzında şeyler de deyince daha fazla dayanamadım ve  vapurla gitmenin daha güvenli olabileceğini düşünerek Beşiktaş’a gelince beni indirmesini söyledim.

Vapurdan sonrası her zamanki gibiydi ve güvenli bir şekilde babamın muayenehanesine gidebilmeyi başarmıştım. Fakat hastalık beni iyice vurmuştu, nabzım yüz yirmide atıyordu ve oldukça bitkin hissediyordum. Anlayacağınız o gün benim için tam anlamıyla bir kabustu. Hani evden dışarıya adım atarsınız ve başınıza gelmedik şey kalmaz ya, işte cuma günü de benim için tam o tarzda bir kabul günüydü. Eve döndüğümde, başıma daha kötüsü gelmediği için otuz sekiz derece ateşte yatarken şükrettim. Hastaydım ama en azından güvendeydim. Nüfusu bu kadar fazla olan bir şehirde sürekli olarak algılarımızı açık tutarak savunma halinde bulunmamız gerektiğini düşündüm ve bundan sonra daha dikkatli olmaya çalışmam gerektiğini anladım. Biri bana bir şey veriyorsa, verdiği şeyi anında atmam gerektiğini de öğrenmiş oldum.
Her gün başka bir olay, başka bir hikaye duyuyoruz ve onlardan ders alıyoruz. Umarım benim başıma gelenler de sizde bir etki uyandırırlar ve günlük yaşantınızda daha dikkatli olmanız konusunda yön verici olurlar. Şimdilik benden bu kadar. Bir dahaki yazımda görüşmek üzere!

-Pelinsu Arslan (Konuk Yazar)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s