ONEREPUBLIC ISTANBUL’DA

Dün aksam, yani 30 Mayıs Cumartesi gecesi, Ayazağa’da bulunan Volkswagen Arena’da sahneye çıkan ünlü grup OneRepublic sonunda hayranlarıyla buluştu! Sahnede kaldıkları süre boyunca inanılmaz aktif, sevecen ve eğlenceli IMG_9499olan bu grubun hayran kitlesi de şarkılara oldukça hakim olduğu için konserdeki enerji tarif edilemez bir güzellikteydi. Şimdi “Tüm konserler öyle oluyor zaten.” diyeceksiniz belki, fakat bu konserdeki katılımı farklı kılan birkaç durum vardı. Bunlardan bir tanesi seçtikleri bir şarkıya hepimizin özellikle katılmamızı istemeleriydi. Böylece konser alanında oluşan o coşkuyu kayıtlara ekleyebileceklerdi. Bunun dışında bir de LiveStream yapmak üzere seyircilerin arasından bir kişi seçtiler ve onu “kameraman” olarak yanlarına aldılar. Bu sayede iki şarkı boyunca tüm dünya konserde bize eşlik etti. Dev ekranlardan bilgisayar başında konseri izleyenlerin yorumlarını görebiliyor ve onlarla bir bütün olabiliyorduk. Beni en çok mutlu eden durumlardan bir tanesi de LiveStream’i ilk defa İstanbul’daki konserlerinde gerçekleştirmiş olmalarıydı. Bu durum bizim için ne kadar yeni ve heyecalıysa aynısı onlar için de geçerliydi. Bu da bizi, yani İstanbul’u onlar için özel kılacak özelliklerden başka bir tanesiydi.

Aa, bu arada unutmadan söyleyeyim, OneRepublic hayranlarına bir müjdem var! İstanbul’u çok beğendikleri için buraya sık sık gelmeyi, hatta buradan bir ev almayı planlıyorlarmış. Bakarsınız bir gün OneRepublic komşunuz olmuşsunuz, kim bilir?

IMG_9528

  • LiveStream:

-Pelinsu Arslan (Konuk Yazar)

Film Değiş Tokuşu : Singapur, Londra ve İstanbul

Lomography ile ilk ilgilenmeye başladığımda ve sitedeki iletişimin lomograficiler arasında film değiş tokuş imkanı sağladığını öğrendiğimde, acemiliğime dayanarak bu olayı yapılacaklar listemin en sonuna koymuştum. Bu düşüncemin üstünden neredeyse 2 yıl geçti ve Mayıs ayında, en sevdiğim şehirlerdeki Lomograficilerle ilk film değiş tokuşumun sonuçlarına kavuştum: İstanbul x Singapur ve İstanbul x Londra!

Deneyimlerime dayanarak, film değiş tokuşu ile doğru sonuçlar almak için birkaç tüyo hazırladım:

1. Bir Lomografici bulmak

İşe öncelikle seninle bunu yapmaya hevesli birini bulmakla başlayabilirsin. Ben galiba biraz şanslıydım bu konuda, çünkü bu iki Lomograficiye de şans eseri denk geldim. Singapur’dan olan Richard’ın daha önceden de deneyimi vardı bu konuda, Marie ise benim gibi ilk defa deneyecekti ama o da Lomography Londra’da çalışıyordu; yani aralarında yine en acemileri bendim.

2. Filme karar vermek

İkisiyle de, film olarak karmaşık olmayan basit bir film seçtik, Fuji Superia 200. Kargo işiyle de fotoğraf çekimiyle de aynı zamanlarda uğraşmak istediğim için ikisiyle de başlangıcı aynı zamanda verdik. Richard ve hem 36’şar poz çektik ve birbirimize yolladık, Marie ise hatalarımızı görebilmemiz adına ilk filmin sonuçlarından sonra ikinciye başlamayı önerdi.

3. Kareyi işaretlemek

Filmi yerleştirdiğinde fotoğraf çekeceğin kareyi kalemle işaretleyince, karşındaki filmi makineye taktığında yine aynı hizaya getiriyor ve bu sayede fotoğraflar aynı kareye denk geliyor.

4. ISO ayarı

Mesela ISO değeri 200 olan bir film için makineni 400 ISO’ya ya da 200 olan için 100’e ayarla. Karşındaki çekim yaparken de orjinal ISO değerini ayarlayarak çekim yapsın. Ya da 200’lük filmi ikiniz de 400’de çekin. Açıkçası ilk seferde işin bu kısmını tamamen unutup, ISO’su 200 olan filmi 200 ile çekmiştim ama daha sonra 400’le çektiğim arasında pek fark bulamadım. Eminim bunun profesyonelce ya da tamamen deneysel bir açıklaması vardır. Yine de işini şansa bırakma!

5. Sokağa çık ve fotoğraf çek!

Karşındaki Lomograficiyle belli kararlar verip “5.fotoğrafta ikimiz de bina fotoğrafı çekelim” ya da “10.da kendi fotoğrafımızı çekelim” tarzında küçük çılgınlıklar yapabilirsiniz. Belki yine şans eseridir ama işin içine giren bulutsuz gökyüzleri her şeyi yutmuş, önerim onlardan kaçınman yönünde!

Ve evet artık filmi kargolayıp “Acaba ne zaman ona ulaşacak?” “Acaba ne zaman fotoğrafları çekecek?” diye büyük bir heyecanla bekleyebilirsin!

-Serra

ANALOG GÜNLÜK : FİLM ÇORBASI 2

İlk film çorbası deneyimde çay, çamaşır deterjanı, tuz karışımı yaparak filmi bunun içinde bekletmiştim ve sonuçlar “enfes”ti! Bu seferki deneyimde ise tonik, çilek likörü ve göz kararı tuzla bir film çorbası yaptım ve sonuç çok daha güzel oldu!

Bahar denince, akla klişe şekilde çiçekler gelir, İstanbul’da bahar kavramıysa akıllara direkt olarak laleleri ve lale bahçelerini getiriyor. İstanbul Lale Festivali kapsamında dikilen binlerce lalenin bana en yakında olanını, yani Göztepe Park’ını seçtim ve neyse ki bu sezonki lalelerin de sonuna yetişebildim. Hazırladığım film çorbasının yarattığı etki de şansıma tam da ilkbahar teması çıktı!

Filmimi, 4 saat boyunca hazırladığım karışımın içinde beklettim. Çıkarınca 4-5 dakika suya tuttum ve son aşama olarak da 3 haftalığına güneş alan bir yere kurumaya bıraktım.

Filmi, yaptığın karışıma atıp istediğin kadar beklettikten sonra yapman gereken en önemli şey, 4-5 dakika boyunca suda tutmak sanırım. İlk sefer acemiliğime gelmişti ve film makinenin içinde yırtılmış, kurtarılamaz bir hale gelmişti. Bu sefer işimi sağlama aldım, iyice suda beklettim ve tüm pozları çektim. Bu denememdeki sorunu da filmi sararken yaşadım ama bunu da bir sonraki deneyimde çözüp, üreteceğim çözümü sizlerle paylaşmayı umuyorum.

Senin denediğin farklı film çorbası tarifleri var mı? Tariflerini yorumlarda paylaşmaktan çekinme!

-Serra

YENİ LEZZET DURAKLARI – MODA

Son zamanlarda çok net gördüğümüz bazı şeyler var Istanbul’da: Karaköy’ün yavaş yavaş sıradanlaşsa, tabir-i caizse “mainstream”leşse bile hala çekiciliğini koruması, bunun dışında örneğin Topağacı, Galata gibi bazı belli muhitlerin eskiye kıyasla  daha da  “in” olmaya başlaması. Bu muhitlerden biri de kesinlikle Moda oldu bu sene. Mimarisi, insanlari, konumu ile Istanbul’da “Korunmuş cennet” gibi bir yer Moda. Oysa artık sadece korunmuş bir yer olmaktan çıkıp Kadikoy’ün yenilikçi ruhuna ayak uydurmaya, genç bir sürü girişimcinin dükkan ve cafe/restaurantlarını açmaya başladıkları bir yer oldu Moda. Daha çok küçük ve artizanel ürünler çıkaran kafeler buluyoruz Moda’da. Birbirinden farklı, her biri küçücük iç alanlara sahip olduğundan masalarını dışarıya taşıran bu kafeleri en iyi niteleyen sözcük “Samimi”. Samimi diyorum çünkü insan bu kafelere girerken Karaköy’de artık, dediğim gibi, “mainstream” yani fazlasıyla sıradan hale gelen ve herkesin gittiğinde fotoğraf koyduğu, sadece adı olan; veya bebek/yeniköy/tarabya civarındaki müşteri beğenmeyen; ya da Nişantaşı/Topağacı/Bağdat Caddesi’nde olduğu gibi çoğunlukla insanların etrafta kim var kim yok diye yoklamak için gidip birbirlerini süzdükleri “mekanlar”dan olmadıklarını anlıyor. Bu kafelerde ev yemeklerinden vegantabaklara, artizanel ekmeklerden kavanozda çikolatali tatlılara, 3.nesil kahvelerden oreolu smoothielere kadar, Istanbul’un daha “In” semtlerinde bir kafede bulunsa hemen herkesin instagrama koyup bütün sahte “yemek” hesaplarının “gezdim” diye fotoğraflarını koyacağı, lezzetler bulabilmeniz mü
20150329_161327_resized_1mkün. O kadar çok övdüm ki kendinize “Peki bu kadar güzel olan yerler neresi ki?!” diye soruyor olabilirsiniz, hemen cevabını vereyim. Moda’da önünden geçtiğim, arkadaşlarımın bensiz veya benle gittikleri, bir kez falan uğrayıp hızlıca bir şey atıştırdığım çok kafe var, bunların çoğunda çok değişik ve çok özel lezzetler olduğunu biliyor ve vakit/ulaşım sıkıntılarım yüzünden bunların hepsine gidemediğim için oldukça üzülüyorum fakat gidebildiğim ve inceleme fırsatı bulduğum iki yerden mutlulukla bahsedebilirim size: “Naan Bakeshop” ve “Walters Coffee”.

5-walters-coffee-moda
Naan Bakeshop aslında yeni bir yer değilmiş, Reşitpaşada’ki firınında artizanel ekmeler yapıp restoranlara satıyormuş fakat restoranlar onu normal bir tedarikçi gibi görmeye başlayınca o da dükkanı kapayıp, Moda ahallisine karışarak yeni yerini açmış, iyi ki de yapmış!
Normalde “benim mekanim” diyebileceğim bir yer yok Istanbul’da çünkü bir yere gideceksem eğer hep yeni bir yeri tercih ederim fakat Naan beni ortamı, dekorasyonu, ekmekleri, tatlilari, her şeyiyle o kadar etkiledi ki artık okulda kaldığım hernaan1 fırsatta Naan’a geliyorum. Naan’daki ekmeklerin hepsi birbirinden özel, benim favorilerim ceviz-üzüm ve ekşi mayalı. Başka yiyecek bir şey önermiyorum çünkü her gün farkli bir şeyler çıkarıyorlar ve hepsi de inanılmaz başarılı! Eğer bisikletle gelirseniz %10 indirim de yapıyorlar. Beni Istanbul’un karmaşası ve onca stres arasında mutlu ve huzurlu hissettiren bu mekana en kısa zamanda gitmelisiniz. Diğer yerimiz ise Kadıköy’e 3.nesil kahvecilik açısından yepyeni bir soluk getiren Walter’s Coffeeshop. Buraya girdiğinizde kendinizi Breaking Bad’den bir sahnede gibi hissetmeniz mümkün. Oldukça ferah ve kendine özgün dekorasyonu, kendi gözünüzle görmeniz gereken çalışanları ve de Istanbul’da benim bulduğum tek somonlu bagelı ile adından şimdiden Instagram ve bloglarda söz ettiriyor. Okulumuzun dibinde olması (Aşina mutfak yanı, ilkokul’un soluna sapıp moda’ya gitmek yerine dümdüz aşağı iniyorsunuz önünüzdeki yoldan, sarı tabelasi görülüyor zaten), Cortado (sütlü shot espresso) gibi oldukça başarılı kahveleri, kendi kahve çekirdeklerinizi öğütebilme imkani vermesi size ve de Saint Joseph’lilere özel %20 indirimiyle Çekirdek ve çevre kafelere (180 vs..) rakip bir yer. Umalım da buraları da kalabaliktan dolup taşmasın, müşteriye ilgi ve lezzetlerini kaybetpizzmesinler!

b_19991

-Sinan Onukar  (Konuk Yazar)

Yaz Müzik Listesi

2013 kışından beri kullandığım ve resmen beni iTunes’la uğraşmaktan kurtaran bir şey oldu Spotify! O zamandan beri de, kimi zaman tembellikten tek bir listeye yığdım müziklerimi, kimi zamansa ruh halime göre oluşturdum. 576x576x2 512x512x2

Kendi listelerime, farklı ruh hallerine göre olan listelerinden müzikler eklediğim çok oldu. Peki ya havalar artık tam ısınmışken, yaza girmemize ne kadar az kaldıysa o kadar çok sınav ve okulla ilgili işin olduğu şu dönemde, rahatlamak için dışarıya bir fotoğraf yürüyüşüne çıksam neler dinlerdim? Benim hoşuma giden şarkılar, sanırım benim gözümde bir çeşit kişiliğe sahip olduğu için her dinleyişimde başka yerlere sürüklüyor. Fotoğraf çekerken de başka düşüncelere dalmak istemediğim için, bu listemi aslında bilindik ve dinlemesi kolay, eşlik edilesi parçalardan seçtim!

serraozsoy diye arayarak beni ve playlist’lerimi bulabilirsiniz.

-Serra

Fisheye No. 2 ile New York’ta Bir Hafta

Eskiden beri en çok görmek istediğim şehirlerden biri olan New York, sadece Amerika Birleşik Devletleri’nin değil, aynı zamanda Dünya’nın da birçok alanda merkezi gibi bana göre. 2014 yazı için uzun uğraşlar sonucu yaptığımız programda, 3 haftayı Washington DC’deki Georgetown Universitesi’nin yaz okulunda geçirdikten sonra, son hafta New York turunu kaçırmaya hiç niyetim yoktu!

Washington’dan New York’a doğru olan rotamızda, Delaware ve Philadelphia’da mola vererek 5-6 saatlik bir araba yolculuğunun sonunda New York’a varmıştık. Bir haftamız olduğu için haliyle fazla turistik olan yerleri gezme şansımız oldu, boş zamanlardaysa alışveriş için Fifth Avenue’ye koştuk. Bir haftalık New York, bizim için fragman tadında oldu ama bu süre içinde bile bol bol gezdik.

Peki bir haftada New York’un ne kadarı gezilebilir? Nereleri görmek gerekir?

Öncelikle tarihler uyuyorsa, tatili 4 Temmuz’a denk getirip havai fişek gösterilerini görmek, tüm aktiviteleri ve Amerikan kültürünü yaşamak için kendini en yakın merkeze at! Bot turlarından ilgi alanında olanı satın al ve bu sayede hem Özgürlük Heykeli’ni görüp aradan çıkart, hem de New York’a bir de denizden bak.

853x576x2

853x576x2-1

Eğer sen de benim gibi rollercoaster tutkunuysan, sabah erken saatte çıkıp bir gününü de Six Flags’e ve ayrıca Coney Island’a ayırmanı şiddetle tavsiye ediyorum. Coney Island’da denize de girebilirsin, bu yüzden yanına mayonu ve güneş kremini de almayı unutma!

853x576x2-2

853x576x2-3

Central Park’sa aslında kısa bir yol çizdiğinde bile 1-2 saate çıkabileceğin ama tadını çıkarmak için tüm gün ördekleri besleyip, müzik dineyip, kitap okuman gereken bir yer, tabii bizim o kadar zamanımız yoktu!

853x576x2-4

853x576x2-5

11 Eylül’ün anısına, İkiz Kulelerin bir zamanlar temelinin olduğu yere çok anlamlı bir tasarım havuz yapmışlar, müze kısmı da yine oldukça etkileyici.

Gelelim Times Square’e! Kalabalıklığı beni her ne kadar boğsa da, sanırım en çok sevdiğim yerlerden birisi oldu. Tüm o canlı etkiyi yaşamak için akşam gitmekte fayda var! Zamanın kalırsa Broadway’e de bir göz atabilirsin! Bir akşamını da Empire State ya da Rockefeller Center’ın “gözlem güvertesine” ayırıp, New York’u ışıl ışıl görmeni de öneririm.

853x576x2-6

-Serra

Sinema Kültürü #3


Bir önceki yazı: Sinema Kültürü #2

FİLM DİLİ. İlk okuduğunuzda hepinizin aklında az çok bir şey canlanmıştır. Peki film dili gerçekte nedir ve ne işe yarar ? Aslında biz bu dilini anlamakta hiç güçlük çekmiyoruz çünkü ilk yazımda da belirttiğim gibi biz bu kültürün içine doğduk. Nasıl doğup büyüdüğümüz ülkenin dilini direk öğreniyorsak film dilini de aynı o şekilde öğrendik. Ama bu kültürün içine doğmuş olmamız onu daha yakından tanımamıza engel değil. Film kültürünün ögelerini 4 ana başlıkta toplayabiliriz: Mizansen – Sinematografi – Kurgu – Ses.

İlk olarak mizansenden başlayalım. Kökeni fransızcadan gelen bu kelime kameranın önündeki her şeydir. Bir sahne çekilmeye başlandıktan sonra oyuncular bile mizansen ögesidirler. Dekor, kostüm, ışık, renk kısacası gördüğümüz her şey mizansenin bir parçasıdır. Usta yönetmenler mizanseni o kadar iyi kullanmışlarıdır ki görünen her hangi bir ögenin gereksiz olduğu tek bir sahne olmayan filmler çekilmiştir. Odanın duvarında asılı olan tablonun bile hikayede bir rolü bir ayrıntısı vardır. Tabiki bazı malzemeler çok daha önemlidir filmin kilit noktasını oluşturur bunlara ” Prop” denir.

İkinci olarak Sinematografi ; neyi çektiğiniz değil nasıl çektiğinizdir. Kamera hareketleri, planlarınızın özellikleri, çekim açınız hepsi bu bölüme dahildir. Bazı sık kullanılan ve sürekli bir biri ile karışan terimlere açıklık getirmekte fayda var. Örneğin Plan diğer bir değişle shot ya da bir diğer değişle çekim kameranın çekme tuşuna iki kere basma arasındaki kaydedilenlerdir. Sahne ise belli bir mekanda ve zamanda olan bir olayın bütünüdür. Örneğin siz polislerin bir evi basmasını 5 planda çekebilirsiniz 1. kapıdalar 2. içerde biri uyuyor 3. polisler kapıyı çalıyor 4. uyuyan karakter uyanıyor 5. kapıya doğru yürüyor bütün bunlar bir sahneyi oluşturur. Sekans ile bir çok sahneden oluşan ve birleştiklerinde anlamlı hale gelen sahneler bütünüdür. Ve belkide bu yıl Birdman sayesinde en çok adı geçmiş olan Plan Sekans yani bütün bir filmi tek bir kerede yani tek bir planda çekmek.

Üçüncü olarak Kurgu ile devam edelim. Bir film senaryoda yazılı olduğu sıra ile çekilmez bazen son sahne ilk çekilen sahne bile olabilir. Bütün çekimler bittiğinde oturup onlardan anlamlı bir bütün hazırlamak kurgucunun işidir. Planlara bölünmüş sahneleri birleştirerek farklı açıları bir birine ekleyerek mükemmeli yakalamaya çalışır. Çekimler sırasında en çok önem taşıyan faktörlerden biri Devamlılık Kurgusudur. Çünkü bitmiş halinde arka arkaya gelicek iki sahne 3 ay aralıklarla çekilmiş olabilir. Bu nedenlede ilk çekimde kullanılmış olan kostüm, aksesuar, saç, saat, toka, süs eşyası gibi en minik şeylere bile çok dikkat edilmelidir. Zaten setlerde bu konu üzerine çalışan devamlılık sorumluları vardır.

Ve son olarak Ses. Aslında bize çokta önemli değilmiş gibi gelir iki üç şarkı koyuyorlar tamam işte diye düşünürüz. Ama film sesi o ara ara duyduğumuz şarkılardan ibaret değildir. Hiç kimse konuşmuyor, hiç bir şarkı çalmıyorken bile mekan sesi dediğimiz inandırıcılığı arttırmak amaçlı olan dış sesler vardır. Bazen bu sesler sahneden ayrı olarak kaydedilip daha sonra üstüne eklenir. Örneğin şehirde bir film çekiyorsanız sokaklarda dolaşan karakterler ile birlikte trafiğin, kalabalığın vb. Sesini koymalısınız.

Bir sonuca bağlarsak film izlemek sadece sinemada ya da evde koltuğumuzda eğlenceli 2 saat geçirmek değildir. Öylede izlenebilir tabiiki ama gerçek bir sinemasever olan ve bu film bana ne diyor diye düşünen izleyici onu anlamaya adeta filmi okumaya çalışır çünkü onunda bir dili vardır. Sadece kelimeler yerine görüntüleri kullanır.

Bir sonraki yazı: Sinema Kültürü #4

-Pınar Binay (Konuk Yazar)