HAYAT SADECE ONU YAŞAYINCA GÜZEL

Zaman bazen o kadar hızlı geçiyor ki, geride bırakılan anların ne kadar uzakta olduğunu anlayamıyoruz bile. Ben mesela, bu seneye başlamadan önce “Onuncu sınıf nasıl geçecek, bu sınavlar nasıl bitecek, ben bu okuldan nasıl mezun olacağım? Anne bana bir şeyler oluyor, baba beni psikoloğa götür!” tarzı düşünceler ve isteklerle adeta boğuşuyordum. Hoş, psikolojik anlamda sağlığım yerindeydi, fakat ben kendimi bir türlü mutlu hissedemiyordum. Eylülün ilk haftaları dahi yaz tatilinin başlangıcı gibiydi benim için. Amerika’da, yazlıkta ya da havuz kenarında geçirdiğim vakitler bana dünden yakınmış gibi geliyordu, zamanın nasıl uçup gittiğini anlayamıyordum. Hani haftaiçi bir anda gecenin ortasında uyanır, saate bakar ve sonra “Oh be, daha çok vaktim var, uyumaya devam!” dersiniz de saliseler sonrasında alarm çalmış gibi hissedersiniz ya, ben de işte aynı şeyi yaşıyordum.

Fakat sonunda her sene olduğu gibi bir yaz sezonu daha bitmekteydi ve hızını kesmeden akmaya devam eden zaman adeta bana düşman kesilmişti. Okula gitmek istemiyordum. Sabahları altıda uyanacak olma düşüncesi midemi bulandırıyordu, dersler ve sınavlar ise beni adamakıllı strese sokuyordu.

Çok iyi hatırlıyorum, bu senenin, yani onuncu sınıfın başıydı, hazırlıktaki ergen triplerimi tekrar etmeye ant içmişcesine ağlamıştım okulun ilk gününün bitiminde. Saint Joseph’i sevmiyor, hocalardan nefret ediyor ve vaktimi orada geçirdiğim her anı işkence olarak görüyordum. Bunları yaşadığım yetmezmiş gibi bir de hayatımın sözde “en güzel zamanlarını” okulun yarattığı stresle boğuşmaya çalışarak geçirdiğime üzülüyordum.

Sanırım bu şekilde hayatla cebelleşmeye birkaç ay daha devam ettim. Yataktan kalktığım andan itibaren Saint Joseph’e lanet okuyor, okulda bulunduğum süre boyunca hayatımdan ne kadar nefret ettiğim konusunda yakınıyordum. Fakat çok geçmedi, yeni insanlarla tanıştım, yeni arkadaşlıklar kurdum. Hocalarımı geçen senelere göre biraz daha sevmeye başladım. Sabahları okuluma lanet etmeyi bıraktım ve bulunduğum koşulların değişmeye başlamasıyla sahip olduğum yaşamdan ne kadar memnun olduğumu dile getirmem bir oldu. Sonundaysa ben şükrettikçe hayatıma daha iyisi, daha güzeli girmeye başladı.

Artık okulda ailem olarak görebileceğim arkadaşlarım var, hocalarımın neredeyse hepsini inanılmaz derece seviyorum ve her güne yüzümde büyük, huzurlu, bir o kadar da tatlı bir gülümsemeyle başlıyorum. Tam iki sene boyunca okula adapte olmaya çalıştım ve bunun sonucunda hayatımdaki değişiklikleri engellemeye çalışmak yerine her şeyi akışına bırakmam gerektiğini öğrendim. Hayat adeta bir akarsu gibi. Düz alanlardan da geçebiliyor; taşlı, akıntısı güçlü, engebeli topraklardan da. Su akıntısı düzlükteyken duru, huzurlu, adeta mutlu; zorluklarla karşılaştığı andan itibaren buğulu, sıkıntılı, bir o kadar mutsuz. Fakat bu su ne türlü yoldan akarsa aksın, devam etmeyi durdurmuyor; kısacası zaman ilerlemeye devam ediyor. Önemli olansa bizim bu akıp giden zamanı nasıl geçirdiğimiz, hatta nasıl değerlendirdiğimiz.

Bana kalırsa, hayata olan tutumunuzu değiştirmeniz yaşayacağınız her türlü iyinin başlangıcıdır. Kim bilebilirdi benim okulumu bu kadar seveceğimi, onuncu sınıfın sonuna geldiğimiz için üzüleceğimi, beni mutlu eden ve hayatıma pozitif enerji sokmayı başarabilen arkadaşlara sahip olabileceğimi? Kim bilebilirdi hayata gülümsediğim zaman bana kahkahalarla geri döneceğini? Kim bilebilirdi psikoloğa gitmesi gerektiğini düşünen kızın günün sonunda bu kadar mutlu olabileceğini? Ben bilmiyordum. Eğer sizin de bunu bilmediğini düşündüğünüz biri varsa hayatınızda, ona lütfen bu yazıyı okutun. Belki siz benim dediklerimi zaten söylüyorsunuz o kişiye, fakat kendisi, on yedi yaşında olan, bunları birebir yaşamış bir genç kızın ağzından duymuyor hiçbirini.

Ben öğrendim ki, gecenin sonunda bir gündüz var, güneş hayatlarımıza tekrardan doğuyor her seferinde. Bu yüzden mutsuzluklarımızı, yalnızlıklarımızı ve sıkıntılarımızı kendimize günün her saati dert ederek hayatı yaşamaktan korkmamalıyız, çünkü hayat sadece onu yaşayınca güzel

– Pelinsu

Leave a Reply