Bir yabancıyı koruyanlar 

Aramızda yalnızca birkaç metre var. Tişörtlerimizin desenlerini, gözlüklerimizin modellerini, ayakkabılarımızın markalarını görebiliyoruz. Tanışmıyoruz ama tanışabiliriz. 

Aslında tanışmamız için de, birbirimize yabancı kalmamız için de hiçbir sebep yok. 

Uzaktan ilk defa Londra’da, SOHO’nun parkına bakan pizzacının alt katındaki jazz barda duyduğum bir ezginin sesi geliyor. 

Müzisyenin acemiliği kendini belli ediyor ama hava güzel, ağaçlar dallarını yemyeşil yapraklarla dolmuş, önümüzden bir nehir akıyor, nehrin karşı kıyısında yüzlerce yıllık binalar gözüküyor – yani her müzik kulağa güzel geliyor. 

Park hıncahınç değil ama dolu. 

Biralarını evden getirenler nehre yakın banklarda oturuyorlar. Birkaç evsiz ayakkabılarını başlarının altına koymuş, çimenlikte uzanıyor. 

Parkın içinden geçen bisikletlilerden bazıları durup sokak çalgıcısını dinliyorlar. Kısa bir aranın ardından yollarına devam ediyorlar. 

Yanımdaki kızın nereden geldiğini düşünüyorum. 

Kesin bir fikrim yok. İsveçli de olabilir, Fransız da. Aslında havasında biraz Akdenizlilik de var; saçlarını banktan sarkıtıp duruyor, uyukluyor, tembellik etmeyi sevdiğini belli ediyor. Belki de İtalyan’dır. Hoş Yunan olsa da şaşırmayacağım, Finlandiyalı da. 

Büyük ihtimalle birkaç sokak ötedeki Humboldt Üniversitesi’nde okuyor. 

Neden burada olduğuna dair bin bir sebep üretebilirim ama hiçbiri doğru çıkmaz. Zaten önemli olan nedeni değil, burada olması, şimdilik. 

Başının altına çantasını almış. Ucuz gibi görünen, vintage bir sırt çantası. Marka ürünü mü; yoksa ucuzcudan alınmış ikinci el eşya mı, bilmiyorum. Pahalı gözükmesin diye epey para harcanmış yeni moda salaş çantalardan olma ihtimali yüksek. 

Yanıma kurulduğundan beri kitap okuyor. 

Haksızlık etmeyeyim; bir ara çantasından evde dilimlediği elmaları çıkartıp ikide bir gelip sipariş almaya çalışan garsondan gizlice hapur hupur yedi ve müziğe kulak verdi. Oturmaya devam edebilmek için su sipariş etti bir de. 

Okuduğu kitabın bir ‘çok satan’ olduğu kapağından belli. Her yanı Alman gazetelerin yorumlarıyla dolu, renkli, dikkat çekici bir kapak. Yazarının adını okuyamıyorum ama, Berlin’de geçen bir polisiyeye benziyor. Belki Soğuk Savaş döneminin casus savaşlarını bir milyonuncu kez yazmıştır biri. 

Almancası pek iyi değil. Oldukça yavaş okuyor. Her sayfada üç-dört dakika geçiriyor. Bazen bazı kelimelerin anlamlarını bilmediği yüzünden okunuyor. Dilini geliştirmeye çalıştığını düşünüyorum. 

Zaten Berlin’de tanıdığım bütün yabancılar, bir Alman’dan daha iyi Almanca konuştukları zaman ‘daha bir Berlinli’ olacaklarını zannediyorlar. 

Herkes buraya uygun giyinmeye, bir Berlinli gibi yolda yürümeye, metroda bira içmeye, hafta sonlarını mutlaka dışarıda geçirmeye çalışıyor. Herkesin kafasında sanki aynı insan Berlin’i temsil ediyor ve herkes, o insana benzeyebilmeyi ümit ediyor. 

Yabancı olma halini görünmez kılmanın başka yolu yokmuş gibi. 

Ben de kendi kitabıma dalıyorum. 

J.M. Coetzee, ‘Youth’da etrafımı saran genç yabancılardan birinin hikayesini anlatıyor. Kendi hikayesini aslında. Cape Town’dan Londra’ya kaçmış, sanatçı olma hayalleri kuran bir bilgisayar programcısının öyküsü, daha da anlamlı geliyor artık bana. 

Soğuk geçen 1963 kışında İngiltere, göçmen yasalarını sıkılaştırıyor. Cape Town’dan gelenlerin artık yeni bir ülkesi olmayacak. Bir yıl bekleseymiş, Londra’nın kapısından dönecekmiş kahraman. 

O da bir Londralı olmaya çalışıyor. Orta sınıf mensubu, İngiliz kızlarla beraber olan, orta sınıfın gazetelerini okuyup iş arkadaşlarıyla yemeğe çıkan bir İngiliz… Hayalindeki insan değil ama, bir yere kadar yeterli. Şiir yazmaya da devam ediyor tabii. 

Fakat bildiği bir şey var ki ülkesi, koşarak kaçtığı Cape Town, boynuna dolanmaya devam edecek her zaman. Guardian’ı her açtığında, ülkesine dair haberler çarpacak gözüne. 

Bu yüzden ülkesinin ‘yok olmasını’ istiyor içten içe. Onu şimdilik boynundaki bağdan koruyan birkaç şey var: Ten rengi, pahalı sayılabilecek takım elbisesi ve İngiliz aksanı. 

Peki ya yanımda saatlerdir keyif çatan kızın kendisini koruyacak neyi var boynundaki bağdan? Korunmak istiyor mu acaba? 

Konuşmuyoruz. Konuşsak da soramam herhalde. 

 

-Derin Kocer (Konuk Yazar)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

w

Connecting to %s