Gökyüzü, tavan 

Berlin

Açık pencerenin önünü kapatan store perde, düzenli aralıklarla pervaza çarpıyor. Uykumdan kalkmama sebep olacak kadar rahatsız edici bir süreklilik yakalamış, durmuyor. 

Rüzgar, gece üzerimi örtmeme sebep olacak kadar serindi. Oysa şimdi, eser yok ondan. 

Bir sıcak hava balonunu andırıyor perdenin arkasına uzanan hayat. 

Evin bir sokak ötesinden inşaat sesleri geliyor. Nereye, niçin yeni bir bina dikiyorlar, bilmiyorum. Hatta bina mı; yoksa çok daha hoşuma gidebilecek (yeni bir park, örneğin – hoş parkımız olsun diye inşaat malzemeleri kullanmamız da acınası bir durum bana kalırsa) bir ‘şey’ mi, bilmiyorum. 

Delicinin sesi bütün apartmana camlarını kapattıracak kadar güçlü. 

Ben kapatmıyorum. 

Bazen yeryüzünden göğe doğru kalkan bir rüzgar, yakınlardaki bir fırından ekmek kokusu getiriyor eve. 

Hoş, bir kokudan bahsedeceksek, Serra’nın geceden beklettiği sütün ve içinde yumuşayan yulafın kokusundan bahsetmeliyiz. Orman meyveleri de bu kokunun tadı – tatlısı.

’’Kalkınca yıkaman gerek, ben çıkıyorum,’’ demişti sabah. Geç kalmıştı galiba.

Yıkamam lazım, burnum beni uyarıyor.  

Saatlerdir uyuyarak yattığım yataktan, saatlerdir uyanık olmama rağmen kalkmadım. İki saatten az zaman sonra, Hackescher Markt’ta buluşup ucuza Çin yemeği yiyeceğiz aslında. 

Daha yatağı toplamam, süt ve yulafın kokusunu muhafaza eden kabı yıkamam, giyinip yola çıkmam lazım. 

Bense oturmuş, toplamam gereken yatağın üzerinde saatlerdir kitap okuyorum. 

’’Belki bir şeyler de yazarım,’’ diye diye geç kalıyorum. Oysa Serra dersten çıkacak, yorgun ve aç olacak. Bana da sinirlenmesi, başımıza gelebilecek en kötü şey! 

Tıraş olsam da fena olmaz sanki… Beş gün geçti, salaş duruyor artık.

Dünyanın neresine gidersem gideyim -Berlin’deyim mesela bir süreliğine- bazı meselelerden kaçamadığımı fark ediyorum. 

İnsanın dünyası, memleketinden daha büyük; meseleleri de. O yüzden -hiç değilse- memleketten bir nebze de olsa uzaklaşmak mümkün.

Berlin’in sokakları, örneğin, her ne sıklıkla gelirsem geleyim, beni şaşırtmayı başarıyor. 

Doğu’sunda yıkılıp yeniden yapılmış, fakat belli ki parasızlık içinde inşa edilmiş, ‘yeni’ binalar beni etkiliyor. ‘Memleket’ diyoruz ya, o binaların inşaatlarında çalışanların önemli bir kısmı ‘bizim memleket’ten büyük ihtimalle. 

Küllerinden yeniden doğacak -bir anka kuşu gibi- bir şehrin ilk meselesi binalar oluyor. İnsan, inşaattan kafasını kaldırsa büyüyebilecek bence. 

Pencerenin ötesindeki dünyadan bir kadının sesini duyuyorum. Tonu yaşlıca, ama güçlü. 

Her insan bir hikayedir ya; ben de onun hikayesini düşünüyorum. 

İnşaatın önünden geçiyor. 

Şehrin yeniden yapıldığı günlerde de buralarda mı yaşıyordu acaba? Hiçbir zaman bilemeyeceğim. 

Hiçbir zaman bilemeyeceklerim, bir gün öğrenebileceklerimden katbekat fazla. 

Bu da aklımı rahat bırakmayan bir başka hakikat. 

Gök gibi muazzam bir çatımız var ama, biz kendimizi bin yıllar önce renksiz, keyifsiz tavanlara hapsetmişiz. Daha uzun, daha sağlıklı, daha korunaklı yaşayabilmek için. 

Hiç düşünüyor muyuz, bilmiyorum: Belki de kendimizi çok ciddiye alıyoruz. 

*

Şehrin kokuları evin içini dolduruyor yine. 

İnşaatın sesi bir süredir çıkmıyordu, yine başladı. Sanki dışarıda yer yerinden oynuyor da ben içerde bir artçıyı yaşıyorum. 

Yoğurdun kokusu burnumu rahatsız etmeye başladı. 

Yattığı yerden dünyayı izlemeye doyamayan bir tembelim ama çanlar benim için çalıyor artık. 

Yeni bir gün, bir -anka kuşu- gibi yeniden doğuyor. 

 

-Derin Koçer (Konuk Yazar)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s