Bir parça sessizlik

Geceleri, sessizliğin yalnız bir parçasına katlanabiliyorum. 

Kendi sesim kulaklarımda uğuldamaya başladığı anda, bir kabusun içine düşecekmiş gibi hissediyorum. Oturduğum koltuk sanki bir anda beni içine alacak ve yutacak. 

Sessizlik de karanlık da böylece uçsuz bucaksız bir bilinmezliğin iki ana kahramanı olacak. 

Kendimi biraz olsun susturabilmek, en azından sesimi kısabilmek için müziğe sığınıyorum. 

Son zamanlarda Bach sıklıkla eşlik ediyor bana. Yalnızca onun bestelediklerinde ya da – benim sevdiğim deyişle – yazdıklarında değil, hayatında da kaybolmaya çalışıyorum. 

Dördüncü Konçerto’sunu D Majörden dinlerken, yaşam öyküsünü de alıyorum elime. 

Avrupa’nın kendiyle hesaplaşmasının sonunda, Otuz Yıl Savaşları’nın ardından doğuyor. Doğduğu kıta, reformunu vermiş. İnsanlığın biriktireceği bütün yeni kavramların yolunu açmış, hiç olmadığı kadar büyük bir sessizliğe gömülmüş durumda. 

Ama o sessizlik, insanlık tarihinin de en güzel şarkılarının yapılmasına, en güzel resimlerinin çizilmesine, en güzel binalarının tasarlanmasına vesile olacak, muazzam bir sessizlik. 

Doğduğu ev ise, Bach’ın en büyük şansı. 

Yüz yıllardır müziği bir sanat değil, zanaat olarak görmüş insanların arasında büyüyor, aile mesleğini – ister istemez – seçiyor. 

Ailenin namı Avrupa’ya yayılmış, ‘’Bach’’ kelimesi ‘’müzikle uğraşan insan’’ anlamına gelmeye başlamış. 

Fakat varlıklı, şaşalı bir aile değil. Sarayların paraları oldukça (çünkü müzik, sarayda çalınıyorsa bir zenginliğin sembolüdür) saraylarda çalan, olmadıkça Kiliseleri mesken belleyen, bir yandan da daha fazla para kazanabilmek için ‘’borazancılık’’ yapan insanlar, o ailenin fertleri. 

1500’lü yıllarda, mezhep savaşları sebebiyle Macaristan’dan Almanya’ya göç etmiş ve orada kalmışlar. Veit Bach, soy ağacının en tepesi, un öğütürken gitar çalmaya başlamış. 

Johann Sebastian Bach’ın hayatında büyüdüğü kent, Eisenach epeyi önemli. Orası, aynı zamanda Martin Luther’in İncil’i Almancaya çevirmek için inzivaya çekildiği kent. İkisi de – yaklaşık üç yüz yıl arayla – aynı kilisenin korosunda şarkı söylemişler. 

Sebastian, babasından keman çalmayı orada öğrendi. Orgun tuşlarına ilk defa orada dokundu, klavsen çaldı. 

Annesini Eisenach’ta kaybetti. Babası da annesinin peşinden gitti. Kardeşleriyle beraber ilk defa orada yalnız kaldı, ilk defa yolculuğa o kentten çıktı. 

O kent de kendinden Bach’ı çıkardı. 

Ağabeyi – henüz Bach küçük olduğu için – ebeveynlerinin ölümünün ardından büyük müzisyenlerin değerli eserlerinin notalarını Sebastian’dan sakladı. Kilit altına aldı. 

Fakat Sebastian geceleri gizli gizli notaları çıkartıp sabaha kadar kopyalamaya başladı ve Vivaldi’nin eserlerine böylelikle tutuldu. 

Müziği, ailesinin ötesinde bir zanaatten ya da meslekten öte, muazzam bir sanat olarak kavrayabildi. 

Elbette müzik, aynı zamanda mesleğiydi. Saraylardan kiliselere, aile büyükleri gibi sürüklendi durdu. Ama mesleğini en iyi şekilde yapmayı da bildi. 

Çok sesli müziğin uç noktasını yarattı Bach. 

Bir dahiydi. Müzik konusunda bir dahi. Hayatın kalanında, diğer herkes gibi zaman zaman acemi, bazen öfkeli, bazen kırgın. 

Herkes kadar zaaflara sahipti ama hiç kimsenin de sahip olamadığı bir müzikal zekayı da aynı bedende sakladı. 

İnsanoğlu, Avrupa’nın Reform’unun, devrimlerinin, büyük savaşlarının ardından biriktirdiği kavramları yeniden ve yeniden sorgulamaya açıyor şimdi. 

Dünyanın her yerinde, insan gibi yaşamanın değerini bilmeyen liderler yükseliyor. Korku, her on yılda bir insanlığı hata yapmaya zorluyor. 

Türkiye, Dünya Adalet Projesi’nin geçen gün yayınladığı Hukukun Üstünlüğü endeksinde 113 ülke içinde 101’inci olmuş. Hiçbir zaman ilk 10’a, 20’ye ya da 50’ye girememiş olması da işin – bir yerde – gırgırı. 

Dünyayı ya da ülkeyi değiştirmek için, büyük bir idealizmle kalkanlar, yalnızca hata üzerine hata yapıyorlar. 

Yaptıkları hatalara dönüşüp, savaşı her zaman kaybediyorlar. 

Beethoven yazdığı ilk ve tek operayı, Fidelio’yu yıllar sonra düzenlemeye çalıştıktan sonra bu uğraşını ‘’eski bir şatonun ıssız duran yıkıntılarını onarmak’’ diye anlatmıştı. 

Türkiye, ne bir şatoya sahip olabildi, ne de onun ıssız yıkıntılarına. 

Sanırım bu, insanoğlu için de geçerli. 

Her şeyimiz, ama her şeyimiz yeniden tartışmaya açılabilir. Ama Bach açılamaz. Bunu gördükçe de hiçbir şeyi değiştirmeye çalışmadan, büyük dehaların izini sürerek yaşama isteğine dalarken buluyorum kendimi. 

Sessizliği hep Bach’ın bozmasını istiyorum.

 

-Derin Kocer (Konuk Yazar)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s