Sıcak, birikmiş kitaplar ve can sıkıntısı

Hiçbir şey yapmaya halim yok bu sabah. 

Dün gece uyuyakaldığım koltuktan kalkmamak için onlarca sebep ürettim. Telefonumdan haberlere bakmakla başlayıp, kitap okumaya, hatta birkaç bölüm dizi izlemeye vardı bu miskinlik hali. 

Kalkınca da çay demlemedim, kendime kahvaltı hazırlamadım, perdeleri kaldırmadım. 

Apartmanın alt katındaki cafede yemek yedim ve gerisingeri eve döndüm. 

Soğuk kahve bile almamışım. 

Bu halimin (tembellik mi dersiniz, bilmiyorum), sebeplerinden biri, sıcak. Öyle ki İstanbul’da yaprak kıpırdamıyor. Gölge, güneş kadar yakıyor insanın cildini. 

Tamam, evde klima var belki ama, yine de makul gözüküyor bu gerekçe bana. 

Hiç değilse bir günümü yalnızca aylaklık ederek geçirebilirim. Yarın da sıcak olacaktır aslında – bugünden düşünmeye gerek var mı? Sanmıyorum. 

Eve çıktığımdan beri de kitap okumaktan başka şey yapmıyorum. 

Aslında iyi geliyor bu bana. Sehpanın üzeri okunmayı beklenen kitaplarla doldu. Berlin’den dönerken kullandığım çantanın içinden çıkarmadığım birkaç tane daha olacak hatta. 

Neden bu kadar çok kitap aldığımı merak ediyor etrafımdaki insanlar. Kitaplığıma bakan kim bilir kaç kişi ‘bunların hepsini okudun mu,’ minvalindeki budalaca soruyu sordular. Elbette okumadım. Ama okumayı sevmek, kitaplardan zevk almak, böyle bir sonuç doğuruyor sanırım. Koca bir açlık hissediyor insan içinde. Ben de hissediyorum. 

Okuyamayacağım kadar çok kitap alıyorum. 

Örneğin Churchill ve Orwell’in hayat hikayelerini birbiriyle kıyaslayan bir kitap, sehpanın üzerinde duruyor. Churchill’in de Orwell’in de biyografilerini ayrı ayrı okudum, buna zaman ayıracak mıyım gerçekten? Bilmiyorum. Belki bir miskinlik anımda, en yakınımda onu bulur, okumaya başlarım. 

New York’a dair denemelerin toplandığı ‘Insomniac City’yle de ne kadar uğraşırım, bilmiyorum. Fakat her kitabın zamanı gelmek zorunda değil, bunu biliyorum. 

Açlık, her zaman kötü anlamlar taşımamalı. Kitaba harcanan paralar, dünyada çoğu şeye harcanandan çok daha değerli olmalı. 

Fakat ben, beni sehpada  bekleyen kitapları okumamakta da ısrarcıyım sanırım. 

Trafiğin yoğun olduğu bir saatte uzun bir yola gitmeden önce girdiğim kitapçıdan aldığım Paulo Coelho’nun son kitabı Hippi’yi okuyorum. 

Coelho, ilk ciddi ciddi kitap okumaya başladığımda karşıma çıkmıştı. Simyacı’yı bir oturuşta okumuş (yine sıcak bir yaz günüydü), nefret etmiştim. Kendi kendine yarattığı ‘mistik’ hava, beni içine çekmedi hiç. 

Birkaç kitabına daha başlamış, birkaç sayfadan fazlasına dayanamamıştım. 

Oysa bu defa, neden bilmiyorum, dolmuşta başlayan yol arkadaşlığını bitirmeye çalışıyorum. Gizliden gizliye keyif de alıyorum. Kendi gençliğini, Paulo isimli karakterin üzerinden anlatıyor. Belki gerçekliğe yaslanmış hali beni cezbediyordur, diye düşünüyorum. Ama okuyor, bir yandan da -kitabın adına ve içinde geçen şarkılara yaraşacağını düşündüğümden- Beatles dinliyorum. 

Aslında canım çay içmek ve bir şeyler atıştırmak da istiyor. Kalkıp mutfağa gitmek, çaydanlığa su doldurup kaynatmak, iki çeşit çayı karıştırıp, demlenmesini beklemek lazım. Atıştırmalık hiçbir şey de yok evde. Klimayı açmaya elbet gideceğim; belki o zaman yaparım bütün bunları. 

 

-Derin Koçer (Konuk Yazar)

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s